Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Evrenin Genişlemesi ve Big Bang

2/8/2007 · Kategori: Bilim > Gök Bilimleri

 

20. yy. ile birlikte astronomi alanında çok büyük gelişmeler yaşanmaya başlandı. İlk olarak 1922 yılında Rus fizikçi Alexandre Friedmann evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını keşfetti. Einstein’in genel görecelik kuramından yola çıkan Friedmann, en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Belçika’nın en ünlü gök bilimcilerinden Georges Lemaitre ise bu hesabın önemini fark eden ilk kişi oldu. Onun bu hesaplamalardan yaptığı çıkarım, evrenin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğiydi.

Lemaitre’in söylediği çok önemli bir şey daha vardı: Ona göre bu başlangıç anındaki patlamadan arta kalan bir radyasyon olmalıydı ve bu saptanabilirdi. Lemaitre ilk başlarda bilimsel çevrelerde çok büyük destek bulmayan bu açıklamalarının doğruluğundan emindi. Zaten evrenin genişlediğine dair başka kanıtlar da birer birer ortaya çıkıyordu. Bu sıralarda Edwin Hubble isimli Amerikalı astronom kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Hubble, California Mount Wilson gözlem evinde yaptığı bu buluşuyla sabit durum teorisini ortaya atan ve yıllardır savunan tüm bilim adamlarına da meydan okuyor, mevcut evren anlayışını temelden sarsıyordu.

Hubble’ın bu tespiti, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfının mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfının da kızıl yöne doğru kaydığı fiziksel gerçeğine dayanıyordu. Yani California Mount Wilson gözlem evinden izlenen gök cisimleri dünyamızdan uzaklaşmaktaydılar. Bu gözlemlerin devamı yıldız ve galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu. Tüm bu gök cisimlerinin birbirlerinden uzaklaşmaları evrenin genişlemekte olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Bu gelişmelerle ilgili ilginç bir saptamayı David Filkin’in “Stephen Hawking’s Universe” isimli kitabından aktaralım:

“… Lemaitre iki yıla kalmadan ummaya cesaret edemediği bir haber aldı. Hubble galaksilerden gelen ışığın kızıla doğru kaydıklarını gözlemlemişti ve Doppler etkisine göre bu evrenin genişlediği demekti. Artık yalnızca bir zaman sorunuydu. Einstein zaten Hubble’ın çalışmalarıyla ilgileniyordu ve Mount Wilson Gözlem evinde kendisini ziyaret etmek niyetindeydi. Lemaitre de aynı sıralarda California Teknoloji Enstitüsü’nde bir konferans vermeyi ayarladı ve Einstein ile Hubble’ı birlikte bir köşeye sıkıştırmayı başardı. Kendisinin “ilk atom” kuramını adım adım anlatarak tüm evrenin “dünü olmayan bir günde” yaratıldığını söyledi.

Gereken bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Lemaitre sözünü bitirdiğinde kulaklarına inanamadı. Einstein ayağa kalkmış ve o anda duyduklarının “o güne kadar dinlediği en güzel ve en tatmin edici yorum” olduğunu bildirmiş” ve “kozmolojik sabiti yaratmanın yaşamının en büyük hatası olduğunu” itiraf etmişti.

İşte dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamı sayılan Einstein’ı ayağa fırlatan bu gerçek evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğiydi.

Evrenin genişlemesiyle ilgili yapılan gözlemler arttıkça yeni iddialar da birbirini izliyordu. Bu gerçekten yola çıkan bilimadamları, Lemaitre’in de söylediği gibi, zamanda geriye doğru gittiklerinde sürekli küçülen, küçülen ve sonunda bir nokta kadar kalan bir evren modeliyle karşı karşıya kaldılar. Matematiksel hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu “tek nokta”nın, korkunç çekim gücü nedeniyle “sıfır hacme” sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı ve bu patlamaya “Big Bang” (Büyük Patlama) adı verildi.

Big Bang’in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim “yokluk” anlamına geldiğine göre, evren “yok” iken “var” hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin “evren sonsuzdan beri vardır” varsayımını geçersiz kılıyordu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yıldızların Ölümü

2/8/2007 · Kategori: Bilim > Gök Bilimleri

 

Yıldızların Patlaması

1. Hafif Patlama: Gezegenimsi Nebula (Bulutsu).
Kırmızı dev yıldızlarının dış katmanlarını atması
2. Güçlü Patlama: Nova
Bir çift yıldız sisteminin patlaması
3. Yıkıcı Patlama: Süpernova
Bir yıldızın dış katmanlarını fırlatması

Gezegenimsi Bulutsu

Normal bir yıldız Güneş gibi ölür ve arkasında bir gaz bulutu bırakır. İki yüzyıl önce William Herschel keşfetmiş olduğu gezegen disklerine benzeyen bu bulutlara “gezegenimsi bulutsu” adını vermiştir. Gezegenimsi bulutsular, yıldızın evriminden dolayı atmosferini yıldızlararası ortama bırakmış olduğu yapılardır. Günümüzde, bir yıldızın, gezegenimsi bulutsu safhasına geçmesinin iki adımda gerçekleştiği bilinir. Yıldız dev safhasındayken kütlesinin büyük bir bölümünü yoğun yıldız rüzgarlarıyla yıldızlararası ortama bırakır. Belli bir süre sonra ortamın geçirgen bir hale gelmesiyle yıldızın kor bölgesi ortaya çıkar. Merkezde sıcak bir yıldız ve bunun etrafında oluşan bir bulutsu, gezegenimsi bulutsuyu meydana getirir.
Gezegenimsi bulutsuların merkezinde yer alan yıldız saf helyumdan meydana gelmiştir. Yıldız kütle kaybederken, yıldızın çekirdeğinin etrafında yer alan hidrojen kabuğu yıldızlararası ortama doğru sürüklenir ve bu hidrojen kabuğunun altında yer alan helyum kabuğu ortaya çıkar. Gezegenimsi bulutsunun meydana gelmesiyle merkezde bulunan yıldızın koru bir beyaz cüce olmaya başlar. Yıldız beyaz cüce olurken içe doğru çökümü, yıldızın çekirdeğinin etrafında bulunan helyumun daha çok sıkışmasına ve belli bir aşamadan sonrada patlamasına yol açar. Enerjinin hızlı bir şekilde çevreye saçılması, yıldızın dev boyutlara gelmesi ve helyumca zengin dış kabuğunun yıldızlararası ortama karışmasına neden olur. Böylece ortamda yıldız tarafından atılan ikinci gezegenimsi bulutsu meydana gelir. Bilinen gezegenimsi bulutsulardan Abell 30 ve Abell 78 in merkezi yıldızları tekrar beyaz cüce olmaya çalışmaktadırlar.

Nova

Bazen, gökyüzünde daha önce zorlukla görülen bir yıldızın, birkaç ay veya yıl gibi kısa bir sürede, yeni bir yıldız gibi parladığı gözlenmiştir. Galaksimizde nova (yeni yıldız) denilen bu gök cisimlerinden her yıl ancak 10-40 arasında ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Dünyadan, bunların yılda ancak 2-3 tanesi görülebilmektedir. Bir novanın parlaklığı, bir veya iki gün içinde, aniden 8 veya 10 kadir yükselebilir ve sonra, arada küçük salınımlarla birlikte, 3 veya 4 hafta içinde azalarak, bir ile on yılda eski haline geldiği gözlenir. Bu sırada parlaklık, Güneş’inkinin 100000 katına çıkabilir. Tüm nova türlerinin, birisi ak cüce olan bir yıldız çiftinden oluştuğu anlaşılmaktadır. Kütlesi daha büyük olan yıldız evrimini daha çabuk tamamlayacağı için, ak cüce, çiftin kütlesi daha büyük olan yıldızıdır. Ak cüceye eşlik eden yıldız ise, ana koldan ayrılma veya kızıl dev evresine varmış bulunmaktadır. Bu yıldızın yüzey tabakalarından ayrılan madde, ak cücenin çekim bölgesine akar. Viskoz ve türbülanslı enerji kaybı ile, bu madde akışı, ak cüce yüzeyi etrafında bir spiral oluşturur.
Nova patlaması ak cüce yüzeyinde toplanmakta olan madde içinde olur. Burada artan sıcaklık ve basınç, hidrojen için termonükleer füzyon şartlarına ulaşır. Bunun yol açtığı fışkırma, veya madde kaçış olayı, o kadar şiddetlidir ki, ak cüceye birleşmek üzere toplanan maddenin % 50 – 90 kısmı sistemden kaçar. Parlaklıkta gözlenen büyük artış, dışa doğru genişlemekte olan maddenin ışıyan yüzeyinin çok büyümesinden kaynaklanır. Madde soğuyunca, çok şiddetlide olsa, bu olay yavaşlar ve sistemin yapısı fazla değişmez. Bu şekilde, yıldızlar arasındaki madde akışı belki 10000 ila 100000 yıl sürebilir. Klasik bir nova sisteminde, ak cüceye böyle madde püskürmesi gerideki yıldızda yeter madde kalmayana kadar, belki 500 kere tekrarlanabilir.

Süpernova

Süpernovalar, ani ve çok büyük bir ışık şiddeti artması ile kendini gösteren yıldız patlamalarıdır. Toplam ışıma gücü, bazı hallerde, Güneşinkinin 1010 katını bulur. Bir süpernova patlamasında yayınlanan enerjinin yaklaşık 1050 erg olduğu gözlemlere dayanarak hesaplanmıştır. Çekirdeğin kütlesinin birkaç güneş kütlesinden büyük olduğu durumlarda meydana gelir. Kırmızı Dev evresi sırasında çekirdekte demir üretimi gerçekleşir. Demirin yakılamaması nedeniyle çekirdek kısmı çöker. Bu durumda sıcaklık milyarlarca dereceye yükselir. Eğer demir çekirdek çok yoğun bir hal alırsa bu durumda elektronlar çok yüksek enerjilere ulaşarak atomik çekirdeğin içine girmeye çalışır. Proton ve elektronlar birlikte nötron ve nötrinoları oluştururlar.

Elektronlar kaybolurlar. Bu durumda elektron dejenerasyon basıncı artık bulunmaz. Çekirdek şiddetli bir biçimde çöker (büzülür). Nötrinolar kaçarak enerjiyi dışarıya taşırlar. Nötronlar merkeze doğru yaklaşık 0.1-0.2 c hızlarına ulaşarak düşerler. Bu çökme 1 saniyeden biraz daha fazla zamanda gerçekleşir. Pauli Prensibi nötronlar için etkin olmaya başlar. Nötrinoların bazıları bilardo topu gibi dışarıya doğru dağılırlar. Bu hareket sırasında beraberinde madde taşıyarak muhteşem bir patlamayı gerçekleştirirler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Uzayda ilginç gök cismi

2/8/2007 · Kategori: Bilim > Gök Bilimleri

 

 

Bilim adamları, yüzey sıcaklığı Güneş’in sadece onda biri olan yıldız benzeri bir gök cismi keşfetti.

İngiliz astrofizikçilerin keşfettiği yalnız gök cisminin şimdiye dek görülen en soğuk “kahverengi cüce” olduğu belirtildi.

İngiliz astrofizikçilerin keşfettiği yalnız gök cisminin şimdiye dek görülen en soğuk “kahverengi cüce” (Yıldızlar arası gaz bulutlarının çökmesiyle oluşan, ancak yıldız olmalarını sağlayacak nükleer tepkimeyi başlatamayacak kadar gök cisimleri. Bunlar, 80 Jüpiter kütlelik sınıra ulaşamadıkları için yeteri kadar ısınamayıp söner.) olduğu belirtildi.

Keşfi yapan Londra’daki Imperial College astrofizikçileri, “J0034-00” adı verilen kahverengi cücenin yüzey sıcaklığının sadece 600-700 Kelvin (400C) olduğunu kaydetti.Projeye başkanlık eden Dr Steve Warren, fiziksel olarak yıldızların, kahverengi cüceler ve gaz gezegenlerinin aynı şey veya değişik kütlelerdeki gaz oluşumları olduğunu belirterek, “J0034-00 gibi bir gök cismini belirleyebilmek, samanlıkta iğne aramaktan zor bir şey” dedi.

Cetus takımyıldızında bulunan ve göreli olarak hafif olan J0034-00’ın yeşilimsi bir gök cismi olduğunu belirten bilim adamları, bu gök cisminin Jüpiter’in 15 ila 30 katı kütleye sahip ve çaplarının da aynı olduğunu kaydetti.Astrofizikçiler, gök cisminin Dünya’dan uzaklığının yaklaşık 50 ışık yılı olduğunu tahmin ediyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

En uzak kuasar keşfedildi

2/8/2007 · Kategori: Bilim > Gök Bilimleri

 

 

Gökbilimciler, Dünya’dan 13 milyar ışık yılı uzakta şimdiye dek tespit edilen en uzak kuasarı keşfetti. Kuasarlar galaksi olarak kabul ediliyor. Merkezinde aşırı derecede yoğun bir karadelik bulunan kuasarlar, birer galaksi olarak kabul ediliyor. Fransa’nın Bilimsel Araştırma Merkezi’nden yapılan açıklamada, Hawaii’deki Mauna Kea’da kurulu teleskop kullanılarak Kanada’nın Ottawa Üniversitesi’nde bir ekip tarafından yapılan gözlemle keşfedilen kuasara “CFHQS J2329-0301″ adı verildiği belirtildi. Bu gözlem sırasında çok uzakta üç kuasar daha keşfedildiği ve tüm bu kuasarların, 13.7 milyar yaşında olduğu tahmin edilen Evren’in en eski cisimleri olduğu kaydedildi.Kanada Gökbilim Vakfı’nın yıllık konferansı sırasında sunulan bu keşifler, Astronomical Journal dergisinin gelecek sayısında da yayımlanacak.

Kuasarlardaki karadeliği çevreleyen madde, diğer maddeleri buraya çektiği, ısındığı ve çok parlak hale geldiği için çok uzaktaki kuasarları gözlemleme olasılığı artıyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »