Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Sardis/ Sardeis/ Sart

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

İzmir-Ankara karayolu üzerinde, Salihli’nin 8 km kadar batısında, bir köyün içinden ve tam orada, küçük bir köprünün üstünden geçersiniz. Köprünün altındaki derecik, bugün Sart çayı diye anılan, ilkçağ Lydia’sının pek ünlü Paktolos Çayı’dır. Ünlü olması, altın kırıntıları getirmesinden ve pek çok destan öyküsünde anılmasından ileri gelirdi.İşte bu yerde, adını Sart diye Türk ağzına uydurduğumuz tarihsel kentin alanında, kalıntıların aşağı yukarı ortasında bulunursunuz; ama nicesi hayli görkemli olan kalıntıların hemen hiç birini oradan göremezsiniz.

Bu kentin tarihçesi, İÖ. 2 bin yıla kadar uzanır. Mısır hiyerogliflerinde Sardana diye geçen adı, hiç kuşkusuz, o binyıldaki batı ve güney Anadolu halkının, Luwi’lerin dilindendi. Luwi diliyle bir ölçüde hısım olan, İÖ 1.binyıl Lydia halkı dilinde, kentin adı, Sfarda’ya dönüşmüş olsa gerek. İoannis Lydus (lydia’lı İoannis ) adlı, İS 6.yüzyılda yaşamış yazar, Hellen ağzında Sardeis/Sardis olmuş adın aslının Lydia dilinde “yıl” anlamına gelen Sfardis sözcüğü olduğunu söylüyor.
Sardis’in, üstelik Lydia’nın ve Lydialıların adı, Homeros’ta geçmez. İlliada’ya göre, Troia savaşları çağında ( yaklaşık İÖ 1200 ) o yöredeki halkın adı Maiones, yörenin adı da Maionia (Maiones Yurdu ) idi. Ancak, Homeros’un Sardis’i anmaması, Troia savaşları çağında kentin henüz var olmamasından değil, başka bir ad taşımasından ve İlliada’da o adla anılmasından iler gelse gerektir. Çünkü, Gediz Ovasının Marmara Gölü-Bozdağ arasındaki bölümü, tüm Anadolu’nun en bereketli yörelerinden biridir. Ve burada, özellikle Marmara Gölünün batı ve güney kıyılarında daha tarih öncesi çağlarda yerleşme merkezleri kurulduğu, 1967 yılında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. O yıl, gölün güney kıyısında, Tekelioğlu Köyünün 800 m kadar batısında göle uzanan Ahlatlı Tepecik çıkıntısında yürütülen kazılar, orada, İÖ 3. binyılın ikinci yarımında yoğun yerleşme bulunduğunu kesinlikle kanıtlamıştır. Sardis kenti tarihçesinin en azından İÖ 1200 dolaylarına uzandığı da yine kazılar sonucunda anlaşılmıştır. 1966′da, Lydia Çukuru diye anılan ve “tunç öteberinin çıktığı ev” (house of bronzes) kalıntılarını da içeren kazı yerinde, İÖ 1200-900′e tarihlenen sub-miken ve proto-geometrik çanak çömlek bulunmuştur. Tarihçesinin ilk döneminde, Sardis’in Helenlerce kullanılan adının ne olduğu kesinlikle saptanamamıştır. Homeros’un andığı, o yörede bulunan iki kent, Tarne ve Hyde kentlerinin her biri için ” bu sonradan Sardis adını alan kenttir” görüşü öne sürülmüştür.
Sardis, batı Anadolu ilkçağ tarihçesinin bilinen döneminin kentlerinden biri, hatta çoğu zaman birincisi olmuştur. Kent, altın çağını Lydia krallığının başkentiyken, özellikle krallığının çok güçlü olduğu dönemde, son kral Kroisos’un döneminde yaşadı. Çağdaş halk masallarımızda Kaarun adıyla anılan Kroisos’un zenginliğini yaratan en önemli gelir kaynaklarından bir. Paktolos / Sart Çayı’nın getirdiği altın kırıntılarıydı. Sophokles, bir yapıtında (philoktetes,dize 394) “Toprak, Zeus’un bile anası, sen ki altını bol Poktolos’a hükmedersin.” diyor. Bu çay, Sardis’in içinden geçiyordu ve kyısında altın kırıntılarını toplayıp işleme yerleri kurulmuştu. Yazık ki, Paktolos, daha Strabon Çağı’nda, yani İS 1.yüzyıl başlarında artık altın kırıntısı getirmez olmuştur.
Sardis, İS 17 yılındaki depremde büyük zarar gördü ve Roma imparatoru Tiberius’un yardımı ile, onarılıp yenilendi. Bunu izleyen yıllarda Pax Romana ( Roma İmparatorluğu’nun, tüm topraklarında sağladığı barış) batı Anadolu’nun bir çok diğer kenti gibi Sardis’in de çok gelişmesine yol açtı. Bugün kazıların ortaya çıkardığı kalıntıların çoğunluğu o dönemden kalmadır. Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında da Sardis önemini korudu. Batı Anadolu’da ilk kurulan ünlü 7 kiliseden biri (burada kilise sözcüğüyle yapı değil, inananlar topluluğu anlatılıyor) buradaydı. Sonra kent, Bizans İmparatorluğu’nun önemli bir piskoposluk merkezi oldu. Ancak batı Anadolu’yu talan eder, yakıp yıkarken kente büyük zarar verdiler. Sardis, 1402′de Timur orduları tarafından talan edildi, yakılıp yıkıldı ve bir daha kalkınamadı. Belki bunda, Osmanlı egemenliğinin o ilk yüzyıllarında, Manisa’nın çeşitli nedenlerle gelişmesi, bölgenin metropolis’i (ana kenti) durumuna gelmesi de bir etken olmuştur. Sönükleşen kent, yüzyıllar boyunca akropolis tepesinden akıp duran, özellikle yağmur yüzünden sürüklenen gevşek toprakların altına yavaş yavaş gömüldü. Tarihsel akropolis surlarının çoğu bölümü de, altındaki toprakla birlikte, aşağıya doğru göçüp gitmiştir.

İzmir-Ankara ana yolunda Paktolos / Sart çayı üzerindeki köprüden geçer geçmez, sağa sapan ve akarsu kıyısını izleyen asfalt yüzeyli bir yol görürsünüz. Kavşaktaki levhanın gösterdiği gibi, bu yol, pek az ilerideki Artemis tapınağına gider. O yola giriniz. Önce, sağınızda yol ile Paktalos / Sart çayı arasında, Roma ve Bizans çağlarından kalma ev, kilise vb.yapı kalıntılarını göreceksiniz. Biraz ilerleyince, bu kez solunuzda, yamaçta, ” Piramid mezara gider” levhasını görürsünüz. Oradan tepeye tırmanınız. Birkaç dakika sonra, günümüze yalnız alt bölümleri ulaşabilmiş piramid biçimli mezara gelirsiniz. Yapılış biçimine bakılarak bunun, bölgede İran egemenliği çağından, belki İÖ .yüzyıldan kalma olduğu sanılıyor. Özellikle ilgi çekecekyönü, içindeki kemerli mezar odasının duvarlarında tavus kuşu ve diğer kuş resimlerinin bulunmasıdır. Yine yola ( Artemis tapınağına giden yola ) dönünüz. Orada bu kez yolun diğer yanına, oradan da Sart Çayı’nın öteki kıyısına geçer ve karşınızdaki tepenin doruğu yönünde yürürseniz, tepenin eteği ile doruğu arasında, Lydia çağının nekropolis’ini (mezarlığını ) göreceksiniz. Buradaki mezarlar genellikle, dağa oyulmuş bir geçit, geçitin sonunda yaklaşık 2 m yüksekliğinde bir kapı boşluğu; bunun arkasında, kaya içine oyulmuş bir mezar odası biçimindedir. Ölü, mezar odasında çoğu kez bir terra kotta ( pişmiş toprak ) lahit içine yerleştiriliyordu.

Bir kez daha yola dönünüz ve yolun sonuna kadar ( birkaç yüz metre ileridedir) gidiniz. Kent kalıntıları arasında en ilginç olanının, Helenistik Çağdan ( İÖ son 3 yüzyıl ) kalma Artemis Tapınağının yanına gelmiş olacaksınız. Yol ile tapınak arasındaki sunak, tapınaktan daha eskidir. Büyük serüveni Xenophon’un Anabasis’inde anlatılan genç Kyros, kendisiyle savaşıma giren bir yakınını, Orontas’ı burada bağışlamış, Orontas bu sunakta ondan özür dilemiş ve Genç Kyros’la elele tutuşarak ona bağlılık andı içmişti. (Anabasis,1 VI 7) Artemis Tapınağı’nın güney köşesinde 4.yüzyıl yapısı bir kilisenin kalıntıları vardır. Buradan başlayarak yamaç yukarı, akropolis tepesinin eteği boyunca güney yönüne ilerleyiniz. Orada, bir dere daha doğrusu akıntı yatağı bulacak ve hayli zaman onu, patika imiş gibi izleyebileceksiniz. Bu hafif tırmanış, sizi önce, akropolis’e gerçek tırmanışı en az zahmetle yapabileceğiniz yere, akropolisin güney yamacına götürecek, üstelik oraya gidinceye kadar bir hayli yükseğe çıkmanızı sağlayacaktır. Orada, akropolisin güney parçalarını, daha doğrusu ilkçağ akropolisi güney yanına yerleşmiş ortaçağ kalesi bölümlerini göreceksiniz.
Toprağın olağanüstü yumuşaklığı ve akıcılığı nedeniyle, akropolisteki ilkçağ surlarının, İÖ 547 tarihinin (son araştırmalar İÖ 546 tarihi yerine İÖ 547 tarihinin verilmesini gerektiriyor) aşağıda, ovada yapılan meydan savaşında yenilen, ama ordusuyla düzenli biçimde çekilmeyi başaran son Lydia kralı Kroisos’un, İran şahı Büyük Kyros’a karşı kendini savunmak için kapandığı kalenin; hatta, Kroisos kalesiyle ne ölçüde aynı olduğunu bilmediğimiz, İskender çağındaki, İskender’in çıktığı gördüğü, hayran kaldığı kalenin hemen hemen hiçbir parçası günümüze ulaşmamıştır. Ortaçağ kalesinin bile yalnız bu güney yandaki bölümleri ayakta kalabilmiştir. O bölümlerin altına kadar tırmanış, yorucu olmakla birlikte, pek zor değildir. Buna karşılık onlara yaklaşmak ve kalenin içine girmek, hele hele içine girince güney yandaki en sağlam kalmış bölümlere geçmek, yalnız zor değil, eni konu tehlikelidir.
Akropolis tepesinden aşağı, Artemis tapınağının yoluna inelim; geldiğimiz yolu izleyerek, Paktolos Sart Çayı’nın yakına çıkalım. Ana yolda, doğu yönünde biraz yürüyünce, anayolun sol yanında, onarılarak eski görkemine kavuşturulmuş pek güzel bir yapı göreceksiniz. Lise işlevi gören bu Gymnaseion’nun doğu bitişiğinde, onun avlusuna (palaestra) eklenmiş durumda. İS 3.yüzyıldan kalma bir Musevi tapınağının (sinagog) kalıntıları vardır. Böylece o çağda Sardis kentinde önemli bir Musevi topluluğunun bulunduğu ortaya çıkıyor. Akropolis tepesinin eteğinde, ilkçağ kenti tiyatrosunun ve Stadeion kalıntıları vardır. Ordan ana yola inince diğer yanda hamam kalıntılarına rastlarız. Bunlar da Roma ve Bizans çağlarından kalmadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bergama Tarihi

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

Buluntular, Bergama ve yöresinde Prehistorik Çağ’dan bu yana yerleşildiğini kanıtlar. M.Ö. 6. Yy.’da ise Bergama Mysia Eyaleti’ne yerel olarak bağlıdır.
Bu dönemde Lidya Devleti Bergama’da etkinliğini siyasal ve ekonomik yönden benimsetmiştir.Hitit devletinin üstünlüğüde bölgede Lidya kanalıyla gerçekleştirilmiştir. Hitit konfedarasyonu ile doğu-batı köprüsü atılırken , bölge diğer bölgelere göre erken gelişimini oluşturmuştur. Persler kurucuları Kiros ile Anadolu’yu ele geçirdiklerinde Bergama kalesi Grek tiranlarının sığınak ve dinlenme yeri olmuştur.Daha sonraları Perslerin yumuşak yönetimleriyle ekonomik olanaklarını arttırıp bölgenin geleceğini hızla hazırladıkları görülüyor.
M.Ö. 334 yılında ise Makedonya Kralı Büyük İskender Çanakkale Boğazı yoluyla Anadolu’ya geçti. Granikos denilen Biga Çayı bölgesinde Pers kralı III. Darius’u ilk büyük yenilgiye uğrattı. Bu başarısını M.Ö. 333 İssos ve M.Ö. 331 de Gavgamela (Arbil) savaşlarıyla sürdürecektir. Böylece Persler İskender karşısında üç büyük yenilgiden sonra yok olacaktır. Bundan sonra Bergama’da Pers satraplığının yönetiminden çıkıp İskender”in egemenliğine girer.
İskender Bergama’yı Pers komutanı Rodoslu Memnon’un eşi dul Barsine’ye verdi.Bu dönemde Akropol’de bir şehir vardı. Bu kentte yaşayan halkın buraya Ege yoluyla gelmiş oldukları ortaya çıkmıştır. M.Ö. 323′te ise , İskender ölünce büyük bir karışıklık dönemi başladı. Roma toprakları İskender’in generalleri arasında bölüşüldü.Uzun süren karışıklıklardan sonra Bergama Lysimakhos’un egemenliği altına girdi.
İpsos savaşından sonra Bergama’yı düşüren Lysimakhos, Küçük Asya’da kaldığı sürede biriktirdiği servetini kentin yüksek kalesine saklamıştı. O sırada kentin yöneticisi bir kaza sonucu hadım kaldığı söylenen Philhetairos adında bir Paphlagonialıydı. Philhetairos , Lysimakhos’un servetini , O M.Ö. 280 yılında yenilip ölene değin saklamıştı. Daha sonra bunca servet kendisine kalınca , artık Seleukoslara bağımlı kalmasının gerekmediğini farketti ve servetinin bir bölümünü küçük krallığının savunma ekonomisini geliştirmeye ayırdı. M.Ö. 263 yılında öldüğünde varlığını yeğeni Eumenes’e bıraktı. O da bu serveti kat kat artırarak Attalos adındaki oğluna bıraktı. Bergama da Ege’de kıyısı olan bütün Seleukos devletleri gibi, artık haraç almaya başlayan Galatlarla savaşa tutuşmuştu.Bu durumu hiçbir şekilde kabullenemeyen Attalos, harekete geçip bir dizi askari manevrayla onları yenmeyi ve oturdukları toprakların sınırları içinde tutmayı başardı. Bundan sonra gözünü Seleukoslara çevirdi ve o sıralar aralarında sürmekte olan iç savaştan yararlanarak her birinin ordusunu ayrı ayrı yendi.Küçük Asya’nın batısını ele geçirinceye değin onları güneye sürdü.
Roma, Küçük Asya’da ilk kez etkili olmaya başladığında , Attaloslar hala Bergama’da hüküm sürüyorlardı. Büyük Antiokhos’un orduları Menderes’e vardığında II. Eumenes’in yardım için başvurduğu yer Roma oldu. M.S. 190′da Roma’nın Küçük Asya’yı tam olarak istila etmesi birazda bu başvurunun bir sonucudur. Bu istila , Spylos Magnesiası savaşında Antiokhos’un kesin yenilgisi ve Eumenes’ten aldığı bütün toprakları yitirmesiyle sonoçlandı. Böylece Bergama Roma’nın sığıntısı oldu.Bergama’nın etkisi bu yolla kazanılan askeri destekle giderek Kappadokia ve Armenia krallıklarına geğin ulaştı.
Bergama kentinin kendiside bu sırada varsıllığını ve önemini artırdı; son olarak İskenderiye ile boy ölçüşecek kadar büyüyüp o çağda Küçük Asya’nın en büyük tecim merkezi oldu. Yurttaşlarının kültürü, süs eşyasında becerikli ustaları ve altın kaytanlı ipek kumaşları ile sesini duyurdu. Bir başka alandaki buluşları , bugün ‘parşömen’ (pergamena) sözcüğüyle belleklerde yer etti.
Attaloslar birbiri peşi sıra kral oldular. M.Ö. 133′te III. Attalos öldüğünde çocuksuzdu ve döneminin en çok tartışılan belgelerinden biri sayılan vasiyetinde , Bergama devletini Roma’ya bıraktı.
Bu davranışı açıklamak için birçok neden ortaya sürülmüştür. Bunların içinde belki de en akla yakını , Roma emperyalizminin kazanmakta olduğu güç karşısında dayanamayacağını anlayıp teslim olmasıdır. Asıl nedeni ne olursa olsun, vasiyeti Senato’da yapılan bilmece dolu bir tartışmadan sonra Roma’da kabul edildi.Bergama’da ise haberin, özellikle köylüler ile köleler arasında yarattığı coşku daha az oldu. En nihayet Romalılar kondukları mirasın denetimini tam olarak ele geçirmek için veliaht Stratonikos’un başlattığı silahlı ayaklanmayı bastırmak gerektiğini anlamışlardı. M.Ö. 130′da eski Attalosların tüm mal varlığı , toprakları yeni kurulan Asya Eyaleti’yle birleştirildi.
Roma İmp. Çağ’ında şiddetli nüfus artışıyla beraber , şehir ovaya yayıldı.Özellikle İmp. Hadrian zamanında büyük bir yükseliş yaşadı. Asklepios kutsal alanıda bu dönemde inşa edildi.3. yy.’da Roma egemenliği gerilemeye başladı. 8.yy.’da Arap akınlarına karşı Bizanz tahkimatı oldu. 12-14. yy.’larda Bizans yerleşmesi yeniden güçlendi. 14. Yy.’dan itibaren ovada Türk şehri gelişmeye başladı.

YUKARI AGORA

1883-84 yıllarında ortaya çıkarılan bu agora, Zeus Sunağı taraçasından 14 m aşağıda ve güneye uzanmış durumdadır. Akropolün en eski yapılarındandır. Kuzey temellerindeki kalıntılar burada daha eski bir yapının olduğunu gösterir. Agora, dağ sırtının küçük düzlüğünden yararlanılarak kayaları parçalayarak açılan bu alanda 83,7×43.5m ölçüsündedir. Anayol bu alanı ikiye bölmüştür. Kuzeyden güneye 90m uzunluğunda ve bunun yarısı kadar genişlikte olan doğu tarafın agoranın ilk kurulduğu bölge olduğu daha sonra tiyatro ile ilişkisini kolaylaştırmak için genişletildiği sanılmaktadır.
Agoranın üç tarafı porticuslarla çevrilmiştir. Bunlardan kuzey kenarında az, doğu ve güney kenarında daha fazla izler bulunmuştur. Porticusların alana bakan bölümlerinde bir kat, dışa bakan bölümde ise arazinin eğimine göre üç kata kadar çıktığı anlaşılmaktadır. Dorik biçimli 3,83m boyundaki porticus sütunlarının üst bölümünden üçte ikisi derin yivli, alt tarafı ise düz işlenmiştir.
Agora alanında yüksekliği 0,48, genişliği 0,405 ve derinliği 0,385m olan çelenklerle süslü bir yazıtı olan bir sunak altlığı bulunmuştur. Agorada tunçtan bir Hermes Agoreus (Agorada duran) heykeli bulunuyordu.
Agoranın batı bölümünde, önündeki sunakları ile küçük bir Agora tapınağı bulunur. Dor ve İon düzeni karışımında, anteli prostylos tapınak şeklindedir. Bina iki basamak üzerine kurulmuş olup genişliği 7.66m ve uzunluğu 12.30m’dir. Bu tapınağın, bir heykel kaidesindeki yazıttan Dionysos için yapıldığı anlaşılmaktadır. Batı galerinin kuzey köşesindeki, tapınağa benzeyen daha eski yapının anlamı açıklanamamıştır. Kuzeyde, yolun Agoradan çıktığı yerde, sağ tarafta galerinin ucuna eklenmiş niş şeklinde bir kült yapısı vardır. Burada Bergama Sunağı’nı bulan ve kazısını yapan Karl Humann’ın (1839-1896) granit bir blok altında mezarı yer almaktadır.
40-60cm ölçüsünde sert taşlardan döşemesi olan agora Ortaçağdaki yıkımına kadar köklü bir onarım görmeden ilk yapısını korumuş, VIII.yy’da porticusların temellerine kadar sökülerek Bizans surlarının yapımında kullanılmıştır.

BÜYÜK SUNAK (ZEUS SUNAĞI)

Bergama’nın Attalos I zamanında Galatlara karşı kazandığı büyük zafer üzerine Eumenes II zamanında (M.Ö. 197- 159) Akropol’de Zeus (Athena ya da tüm tanrılar) adına bir sunak yapıldı. Sunak hakkında ilk bilgi verenlerden biri Romalı yazar L. Ampelius’tur. Dünya Harikaları adlı yapıtında “Bergama’da mermerden kırk ayak yüksekliğinde, görkemli kabartmalarla süslü büyük bir sunak vardır. Tanrılarla Gigantların savaşını göstermektedir.” demektedir.
Bu kabartmalardan birkaçının bulunması ile 1877′de Akropol’de kazılar başlamış ve sunak ortaya çıkarılmıştır. Ele geçen parçaları ile Berlin Müzesi’nde tekrar yapılandırılan sunak boyutları nedeniyle bugün Berlin’de ziyaretçileri ağırlayan Pergamon Müzesi’nin yapımını (1910-1930) zorunlu kılmıştır.
Akropol’ün birinci surları dışında Athena Tapınağı’ndan 24m aşağıda bulunan 5623 metrekarelik düzlemin ortasında inşa edilmiş olan sunak, yukarı agoranın biraz üstünde bulunmaktadır. Sunak binası, kuzeyden güneye 37,70m, batıdan doğuya 36,60m’lik bir dikdörtgendir. Sunağın genişliği 34,20 ve derinliği 36,44m olup beş basamaklı bir altlık üzerinde 40 ayak (12m) yüksekliği vardır. Selinos vadisine bakan cephesinde 20m genişliğinde 28 basamaklı merdiveni bulunur. Kuzey, güney ve doğu yüzlerini kuşatan ve Tanrılarla Gigantların savaşını anlatan kabartmaları (Gigantomachia) içeren yüksek kabartmaların uzunluğu 120m dir. Bunların yüksekliği 2,30m, kalınlığı 0.50m olup genişliği 0,60 - 1,10m arasında değişmektedir. Sunak meydanının girişi doğuda ancak sunak avlusuna çıkan merdivenler batıda olduğundan sunağa gelenler merdivenli cepheye varabilmek için yapının iki yanından birini dolaşmak zorundadır. Doğudan gelindiğinde ilk olarak Zeus ve Athena kabartma grubu görülür. Frizin bu yanında güneş doğuşuyla ilgili ışık tanrıları Apollon, Artemis ve Leto tasvir edilmiştir. Karanlık kuzeyde ise yıldız tanrı Orion, kader tanrıçaları (Moira’lar) ve gece tanrıçası gibi tasvirler vardır. Güneyde başka tasvirler arasında şafak kızıllığı, güneş tanrısı Helios, batıda denizle ilgili tanrılar ailesi Okeanos, Amphitrite, Nereus ve Triton vardır. Homeros’a göre Gigantlar vahşilikleri yüzünden yok olmuş bir halk kitlesidir. Hesiodos ise “Onlar göğün ve toprağın çocuklarıdır. Parlak silahlı ve ellerinde uzun mızrakları olan savaşçılardır” der. Olympos tanrıları, Titanları sürgün ettikleri zaman, anaları toprak tanrıçası Gaia, Titanların öcünü almak için eşsiz büyüklük ve güçte olan Gigantları doğurmuştur. Gigantlar tümüyle insan kılığında gösterildiği gibi, bacakları oyluklarına kadar yılan kuyruklu da oluyordu. Böylece toprağın çocukları analarının kucağından çıkarak insan biçiminde ayağa dikiliyorlardı. Gigantlara yılan ayakları savaşta yardım ettiği gibi tanrılara da hayvanlar yardım ediyordu. Zeus’un kartalı Gigantların yılanlarına karşı savaşıyor, azgın köpekler ve Hekate’nin bir aslanı da Rea’nın yanında bulunuyordu. Yüksek kabartmalarda birbirine giren figür bolluğu vardır. Bunlar yan yana veya arka arkaya değil, birbirini kısmen örten ve kesen bir durumda düzenlenmiştir. Böylece, göğüs göğüse yapılan bir ölüm kalım savaşı, sanatçılar tarafından büyük bir ustalıkla, olağan bir karmaşadan uzak tutulmuştur. Bu kabartmalardaki tema, direkt olarak tarihsel olayların (Galatlara karşı kazanılan zafer) konu edilmesi yerine bu olayların vurguladığı düşünceye önem veren Hellen görüşüne uygun görülmektedir. Kral Eumenes II de Hellenliğin ruhsuz, duygusuz barbar bir dünya üzerindeki zaferinin sanatsal betimleme ve anlatımını önemsemiştir.

Sunağın iç yüzünde de dış yüzde olduğu gibi sütunlu galeriler planlanmış ancak tamamlanmamıştır. Duvarın iç yüzünü, Bergama krallık soyunun atası olarak kutsanan Herakles’in oğlu Telephos destanından sahneler süsler.

Antik dünyada önemli veya halka hükmeden ailelerin soylarını bir tanrı ya da büyük kahramanlara dayandırmaları yaygındı. Telephos da Attalos hanedanının hem Grek tarihinin en büyük kahramanı Zeus’un oğlu Herakles, hem de Arkadia’daki soylu ve saygıdeğer bir Grek ailesi ile bağlantılarını sağlıyordu. Telephos’un yaşamından bölümlere antik şiirlerde ve Aeschylus, Sophokles, ve Euripides’ in klasik dramalarında rastlanmaktadır. Telephos frizinde diğer eserlerdeki gibi bütün olay aynı zaman ve mekanda geçmemektedir. Bu anlamda bu friz heykelcilikte yeni bir anlatım şeklinin oluşmasında öncülük etmiştir.

Efsane Arkadia’da başlar. Apollo kahinleri Arkadia Kralı Aleos’a oğullarının kızı Auge’nin soyundan gelen biri tarafından öldürüleceği hakkında uyarırlar. Kral bunu engellemek için kızını Athena baş rahibesi yapar. Kralın huzuruna gelen Herakles bir meşe koruluğunda Auge’ye rastlar. Kral Aleos Auge’nin Herakles’ten olan bebeğini Parthenion dağlarına bırakır, kızı Auge’yi de bir kayığa bindirip denize bırakır. Auge Mysia kıyılarına sürüklenir. Burada Kral Teuthras Auge’yi karşılar ve evlat edinir. Auge Bergama’da tanrıçası olan Athena kültünü kurar. Bu sırada Herakles oğlu Telephos’u onu sütüyle besleyen bir aslan ile birlikte bulur. Dağ perileri de çocuğa bakmaktadır.

Çocukluğu hakkında diğer olaylar saklanamamıştır. Gençliğinde Telephos bir kahin tarafından annesini aramak üzere Mysia’ya gönderilir. Telephos Kral Teuthras tarafından karşılanır ve tanıyamadığı annesi, Auge, ona Mysia için savaşması için silahlar getirir. Kral Teuthras Telephos ile Auge’yi evlendirir, ancak ilk gece yataklarındaki bir yılan anne ile oğulun birbirlerini tanımasını sağlar. Telephos daha sonra Mysia kralı olur ve Truva için yola çıkan ancak yanlışlıkla Mysia kıyılarına çıkan Grekler ile büyük bir savaşa girer. Karısı Hiera da Mysia kadınlarının başında savaşa girer. Antik kaynaklara göre Hiera o kadar güzeldir ki, savaşta öldüğünde düşman geri çekilmiş ve gömülmesi için ateşkes ilan edilmişti. Mysialılar Grekleri püskürtür, ancak Telephos Achilles tarafından Telephos’un hediyeler sunmadığı Dionysos’un bir sarmaşığa takılmasını sağlamasıyla yaralanır. Yarası iyileşmeyince, bir kahine danışır ve ona “Yarayı açan iyileştirecektir” denir. Bunun üzerine Telephos bir gemi ile Argos’a (Yunanistan) gider ve Kral Agamemnon huzurunda kimliğini saklar. Bir şölen sırasında yarasını gösterip kimliğini açıklar. İçlerine kadar sızmış olan düşmanlarına karşı Greklerin öfkesi Telephos’u korkutur ve o da Agamemnon’un oğlu Orestes’i rehin alır. Telephos Achilles’in mızrağının tozu ile iyileştirilir. Sunaktaki diğer paneller Bergama’nın önemli kültleri ile ilgili sahneleri gösterir. Dionysos’un onurlandırılması ve oturmuş tanrıça için yapılan sunak gösterilmiştir. Son panel ise ölen kahramanın cenazesinden bir sahne olabilir.

HEROON

Özellikle Attalos I ve Eumenes II gibi önemli krallara gösterilen saygı ve onların tanrılara yaklaştığı inancı ile yapılan krallar kültünün kutsal yapısı üst esas kalenin kapısı önünde sütunlu bir avlu etrafında büyük bir yapı halinde inşa edilmiştir. Asıl kült odası kültle ilgili yemek törenlerinde toplantı odası olabileceği düşünülen geniş bir galerinin arkasındadır. Son şeklini Roma İmparatorluk Çağı’nda alan kare şeklindeki kült odasının arka duvarına bir podyum yerleştirilmiştir. Sütunlarla bezeli kule şeklindeki üst yapısı üst kat görünümündedir. İçinde mezar bulunamayan Heroon’un batıdaki yoldan iki girişi vardır ve iç avluya uzun koridorlardan ulaşılır. Çevredeki evler gibi Heroon’un da kendine özel sarnıcı vardır. Heroon’un altında krallar kültüne hizmet ettiği düşünülen daha basit Hellenistik bir yapı bulunmuştur.

KRAL SARAYLARI

Hellenistik Çağ Bergama krallarının oturdukları saraylar ve bunlara bağlı yapılar kalenin doğu duvarı boyunca sıralanmıştır. Üst yapısı gösterişli olmayan sarayların planları peristyl’li ev tipindedir (Odalar sütunlu bir avlu çevresindedir.). Yazılı bir belge ele geçmemiş, genel buluntulara göre bu yapılar kral adları ile ilişkilendirilmiştir. En kuzeydeki sülalenin kurucusu olan Philetairos’un(M.Ö.281-263) yapı grubu daha sonra kalede görevli askerler için kışla olarak değiştirilmiştir. Diğer yapı grupları kuzeyden güneye doğru Attalos I (241-197), Eumenes II (197-159) ve Attalos II (159-138) adlı krallara ait olarak tanımlanır. Bunlardan en güneydeki en büyük sarayın yapımında Zeus Sunağı’nın taşları yapıtaşları olarak yeniden kullanılmıştır. (M.Ö.160) Bu sarayın kuzeydoğu köşesinde mozaik döşemeli bir sunak bölümü vardır. Kuzeybatıdaki odada sanatçı Hephaistion’un imzasını taşıyan değerli bir mozaik daha bulunmuştur.

Saraylara ait iki sarnıçtan en büyük yapıya ait olanı kale yolu üzerinde görülür. Bu sarayın gösterişli bir girişi vardır. Kale kapısının arkasındaki meydandan açık bir merdiven ile buraya gelinir. Aynı meydandan, Athena Kutsal Alanı’nın girişinin karşısında, kalenin güneydoğu köşesindeki yapı grubuna geçilebilirdi.

ARSENAL

M.Ö. III ve II. yüzyıllarda, özellikle korunmuş, Bergama Kalesi’nin en dıştaki alanda kuzey güney doğrultusunda uzanan beş magazin yapısı kurulmuştur. Burada bulunan ve bugün aşağı agorada korunan 13 farklı çapta 900 gülle mancınık biçiminde sapanlar ile atılırdı. Eski çağda da gülleler magazinler dışında depolanır, magazinlerde özellikle çabuk bozulan erzak ve tahıl saklanırdı. Üzerindeki ağırlığı taşıyabilmek için ızgara biçiminde birbirine yakın duvarlar halinde inşa edilen temellerde etkin havalandırma için yarıklar bulunuyordu. Çatıları kiremitle örtülü büyük ahşap galerilerden oluşan asıl magazinlerde yiyecek dışında kalede kalan savaş araçları da saklanırdı. Daha sonra Roma Legionlarında görülen bu büyük yapılar antik çağda görülen en eski silah ve erzak depolarındandır.

Arsenalin güneydoğusundaki kral birliklerinin büyük kışlasının 32 taş sırasına kadar ayakta kalabilmiş kuzeydoğu duvarı Hellenistik Çağ tahkimatının en iyi durumda kalmış parçasıdır.

SU YOLLARI

II.yy Roma İmparatorluk çağı’na ait olduğu düşünülen su yolları Arsenal alanının kuzey ucundan görülebilir. M.Ö. II.yy’da yapılan krallık zamanı su yolları 50-75cm uzunluğundaki 240 bin kadar toprak künkten oluşur. Kuzeyde Madra Dağı’ndan yaklaşık 45km aşarak üç yol halinde gelen su yolları Bergama’daki kale tepesinin karşısındaki bir tepe üzerindeki su haznesine uzanır. Buradan da toprak altına döşenmiş büyük taşlardaki deliklerden geçirilen yüksek basınçlı su yolu kurşun borularla üç vadi ve iki alçak tepeyi aşarak kuzey taraflarından Bergama Kalesi’ne ulaşır. Sarayın sarnıçlarına, evlere ve şehrin çeşmelerine merkezi bir su deposundan toprak künkler aracılığı ile su verildiği düşünülmektedir. Bergama’nın Roma Çağı’nda artan nüfusunun ve büyük yeni hamam kuruluşlarının su gereksinimi Kozak Dağları ve Soma’dan (yaklaşık 80km uzaklıkta ) gelen su yolları ve kısmen su kemerleri ile karşılanıyordu.

TRAİAN TAPINAĞI

1883-85 yıllarında yapılan kazılarda akropolde mermer yığını halinde bulunan yapının bir deprem yüzünden yıkılmış olduğu düşünülmektedir. Athena tapınağından 9m yüksekte olan bina, bağımsız olarak Akropolün en yüksek yerinde ve uzaklardan görülebilecek bir düzlem üzerine inşa edilmiştir. Bu 84×58m boyutlarındaki düzlemin Athena kutsal alanı ile ilişkisi olduğu ve doğu yönündeki kapı merdivenden de kütüphaneye geçildiği anlaşılmaktadır. Bölge çok eğimli bir arazide bulunduğundan büyük bir binayı oturmak için zemin kat olarak son derece ustaca ve oldukça sağlam yan yana beş kemer oluşturulmuştur.

Merdivenle iki metre yükseltilen binanın uzunluğu 27, genişliği 20m dir. Güneye bakan tapınağın cephesinde 6, yanlarında 9 sütun bulunuyordu. Çapı 1,10m olan sütunların yüksekliği 9,80m dir. Sütunların büyük Korinth başlıkları, altlıklarında olduğu gibi usta bir sanat anlayışıyla işlenmiş zengin süsleri taşımaktadır. Arşitravlar üzerinde altın kaplamalı tunç yazılar bulunuyordu. Friz, konsollar arasında kanatlı yılanlı ve bukleleri serbest işlenmiş Medusa başları ile süslenmişti. Ortada ve tepede bulunan akroterler, bir küre içinde bulunan zafer tanrıçası (Nike) ile yaprak ve filizlerden yapılmış taçlardan oluşmuştur.

Binanın geniş alanı, üç taraftan sütunlarla çevrilmiştir. Sütunlar arasında alana bakan korkuluklar bulunuyordu. Alanın kuzey bölümünde biri köşeli, diğeri yuvarlak iki bank bulunmuştur. Bu bankların bilginlerin toplanması ve sanat yapıtlarının sergilenmesi için yapıldığı ileri sürülmektedir. Bunlardan yuvarlak olanı Berlin’deki Pergamon Müzesi için alınmıştır. Bankların yanında bulunan bir yazıttaki “Kral Attalos’un oğlu Attalos” dizesinden burasının kralın oğlu Prens Attalos tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Tapınak binasında bulunan eserler binanın Hadrianus zamanında Zeus Philius ve Traianus için kurulmuş olduğunu göstermiştir. Bir yazıta göre Bergama kenti Jupiter Amicalis (Zeus Philios) ve Traianus onuruna büyük piyesler oynatma yetkisine sahipti. Tapınak kazısında Traianus için iki, karısı Plotina için bir, Hadrianus için üç, Antoninus Pius için iki, Caracalla için bir yazıt bulunmuştur. Traianus ve Hadrianus’a ait birer büyük heykel başı da çıkmıştır. Tapınaktaki Hadrianus heykeli de önemli bir sanat eseri kabul edilmekte ve Traianus’un bu güçte idealize edilmiş başka bir portresinin bulunmadığı kabul edilmektedir.

ATHENA KUTSAL ALANI

Akropolde yapılan kazılarda (1880-1881) ortaya çıkarılan Athena kutsal alanı,Zeus Sunağının 24 m üstündeki taraçada kurulmuştur.324 yükseltili olan bu taraça birinci sur çevresinin içindedir. Burada Bergama’nın mitolojik döneminden beri kültü kabul edilen Athena Polias için kurulan en eski baş tapınak bulunuyordu. Athena,sanat ve bilim koruyucusu olduğu gibi,kentin de kollayıcısı ve zafer müjdeleyicisi idi.

Bizans döneminde (VI. yüzyılda) bu alanda inşa edilen kilise yüzünden tapınak,temellerine kadar sökülmüş olarak ortaya çıkarıldığı halde,Dr. R. Bohn inançlı bir çalışma ile burasının rekonstrüksiyonunu yapmayı başarmıştır. Tapınağın kuzeyini kaplayan,doğuya doğru devam eden bir kilisenin mermer döşemesi kazıda bulunmuştur. Kilisenin çevresindeki büyük kısmı kayalara oyulan mezarlar,eskizleri silmiştir. Tapınağın malzemesi ile yapılmış olan Bizans kilisesinin duvarları yıkılınca içinden birçok antik kalıntı çıkarılmıştır. Bunlardan yazıtlı bir sutün parçasında ,”Bunu Artemo’nun oğlu senin için dikti. Ey Triton’dan doğan tanrıça” cümlesine göre kalenin en eski kutsal bölgesi olan buranın Athena Poliyas’a atanmış olduğu anlaşılmıştır.

Tapınağa kentten ve uzaklardan egemen bir görüş sağlamak için cephesi,klasik dönem Hellen tapınaklarında olduğu gibi doğuya değil güneye bakıyordu. Yüksekliği 0.24 m iki basamakla çıkılan tapınağın genişliği 13 m,uzunluğu 22.50 m dir. Cephesinde 6, yanlarında 10 sütun bulunuyordu. Çapı 0.75-0.6 m arasında olan beş parçalı sütunların yükseklikleri 5.25 m dir. Sütunlar üzerinde yükseklikleri 0.295 m başlık, 0,48 m arşitrav , 0,208 m olan gayzon bulunuyordu. Yapılan incelemeler, bu tapınağın peripteral yani çevresi sütunlu olduğunu ve ortasındaki bir bölme ile ikiye ayrıldığını belli etmiştir. Aynı zamanda tapınağın bir sunağı olduğunu da güneyindeki izler göstermiştir. Hellenistik dönemin dorik mimari biçimine uygun trahit taşından yapılan tapınağın ölçü düzeninin Philetairos ayağına (0,35 m) göre olması da dikkat çekicidir. Örneğin üst basamaktaki cephe uzunluğu 12,25 m 35 ayağa ,sütun yükseklikleri ise 5,25 m 15 ayağa uymaktadır.

Tapınağın bulunduğu alanın kutsal yöreyi oluşturan uzunluğu güneyde 90 kuzeyde ise 74 m dir. Genişliği de 70 m yi bulmaktadır. Alanın doğal durumu kuzeydoğudan güneye doğru eğimli bir kayalıktan oluşur. Kayaların yontulması ve alçak yerlerin doldurulması ile düzlük elde edilmiştir.

Alanın güneydoğu köşesindeki kale kapısı yakınından kapı girişinde geniş mermerle kaldırımlanmış bir ön avluya giriliyordu. Buradan doğruca kral saraylarına ve soldan Athena Tapınağına gidiliyordu. Tapınağa giden girişte gösterişli bir propyelaia bulunuyordu. Kapının önünde ortada bir çift sütunla iki antre ve en önde dört ion sütunlu tapınağa benzer bir cephe vardı. Bu cephe öküz başları arasında bulunan çelenk,kartal ve baykuşlarla zengin bir biçimde süslenmişti. Bu kapıdan,güneyden kuzeye uzanan doğuda iki katlı porticusa giriliyordu. Burasının uzunluğu 40, genişliği 5,47 m dir. Alt katta bulunan 17 oluksuz düz sütun dorik biçimindedir. Kuzeydeki porticusun uzunluğu ise 65 m dir. Alt katında bulunan 26 sütunun biçimi diğerinin aynıdır. Yalnız burasının genişliği ötekinin iki katıdır. Bu yüzden ikinci katın ahşap döşemesini tutmak için 13 sütun eklenmiştir. Porticusun ikinci katı ion düzenindedir. Kullanılan ion sütunları üzerinde dorik lento Bergamalı mimarların zekice buldukları bir yenilikti. Porticuslar II. Attalos tarafından inşa edilmiştir. Porticusların ikinci katının ion sütunlarının arasındaki korkulukların alana bakan yüzlerinde düşmandan alınan trophe’ler rölyef halinde gösterilmişti. 0.87m yüksekliğindeki bu kabartmalar, antik savaşlarda kullanılan silah ve eşyanın zengin örneklerini taşıyordu.

Tanrıçaya adanmış anıtlar alanı dolduruyordu. Büyük Athena heykelini Kral Attalos buraya diktirmişti. Epigonos tarafından yapılan ve Galatlara karşı kazanılan zaferin anası olan anıt, bir çok anıt arasında yükseliyordu. I. Attalos’un kardeşleri Eumenes, Attalos ve anneleri Apollonis ile Athena Polias rahiplerinin heykelleri ve adaklarının burada bulunduğu kaidelerinden anlaşılmaktadır.

Alanın ortasında çapı 3.13m olan yuvarlak bir altlık üzerine imparator Augustus için bronz bir anıt dikilmiştir. Yine burada 12 küçük bronz heykel taşıyan üç basamak vardı. Ondan sonra gelen imparatorlar için de anıtlar dikilmiştir. Hadrianus için de yuvarlak altlıklı bir anıt olduğu anlaşılmıştır.

Bunların dışında tapınak ve porticusların duvarları boyunca yazıtları bulunan birçok taş levha vardı. Bunlarda, diğer kentlerle yapılan antlaşmalar, kral ve imparatorların buyrukları kült hakkında kararlar gibi birçok belge bulunuyordu.

Alanın ortasında bulunan sarnıç kilise yapıldığında genişletilmiştir. 19102da onarılan sarnıcın içi 1930′da boşaltılmış ve sıvanmıştır.

BERGAMA KÜTÜPHANESİ

Bergama kütüphanesinin yeri 1880 yılında akropolde yapılan kazılarda Carl Humann ve Prof. Conze tarafından ortaya çıkarılmıştır. Böylece Attalos I tarafından yaptırılan ve M.Ö. 2.yüzyılın başlarında ünlenen kütüphanenin, Athena Tapınağının kuzey koridoru arkasındaki durumu anlaşılmış ve planları çizilmiştir. Koridorun alt karından geçilebilen batı kısmındaki 12×9m boyutlarında büyük odadan daha küçük odalar yapılmıştır. Bunlar arasında üç sütunlu küçük dar bir salon, onun arkasında da üç oda bulunmaktadır. Doğu tarafındaki orta büyüklükteki odaya koridorun ikinci katından geçilmektedir. Kapılar yerine perdelerle birbirinden ayrılmış dört salondan oluşan odada mermer pervazların kalıntıları bulunmuştur. Daha doğudaki en büyük oda 16×13m boyutlarındadır. Koridordan kütüphaneye açılan geçitlerin en büyüğünün burada olduğu kabul edilmektedir. Taştan altlıklı duvarlardaki bir sıra çivi deliklerine Conze’ye göre altlık üzerine konulan kitap dolaplarını saplamak için yapılan madenden yapılmış çengeller asılıydı. Kitaplar, güney ve batının nemli havasından korunmak için kuzey ve doğuya konulmuş ve kitap raflarıyla duvarlar arasında yarım metrelik bir boşluk bırakılmış olduğu anlaşılmıştır.

Kuzey duvarının ortasında bulunan büyük kaidenin üzerinde Bergama’nın ve krallığın koruyucusu olan Athena’nın büyük bir heykeli bulunuyordu. Parthenos’taki altın-fildişi heykelinin Hellenistik anlamda bir kopyası olan heykelin etrafında çok güzel bir kadın heykeli ile bir kadın başı da bulunmuştur. Kütüphanede ayrıca destan ozanı Homeros’un, Helen dünyasının en büyük kadın lirik ozanı Lesbos’lu Sapho’nun büstleri,parşomenci Krates ve İrodikos, Halikarnassos’lu tarihçi Herodotos, Miletos’lu lirik müzisyen Timotheos, daha ileride tarih yazarları Meleagros’un oğlu Balakros, Philotas’ın oğlu Apollonios gibi bilginlerin heykel ve büstleri bulunuyordu.

Bergama ve İskenderiye arasındaki rekabet yüzünden Mısır kralı papirüs dışsatımını yasaklayınca Bergama’da papirüs yerine geçebilecek herhangi bir maddeyi getirene büyük ödüller verileceği duyuruldu. Çok geçmeden, Sardes’li sanatçı Krates, krala keçi derisinden özel bir biçimde hazırlanmış bir örnek getirdi. İstenilen kullanışa elverişliliği görülen bu kağıtlara Bergama kağıdı (Pergaminae Chartae) adı verildi ve daha sonra bilim dünyasının yolunu ışıtacak olan parşömen adını aldı. Bergama kütüphanesi edebiyat ve sanat hakkında parşömenlere yazılmış 200 bin tomar kitapla doldu. Bergama, İskenderiye karşısında bilim ve sanat bakımından erişmek istediği varlığı sağlamış oldu.
Bergama, M.Ö. 133′de Roma egemenliğine geçtiğinde Romalı bilginler Hellen kültürünü incelemek için aradıkları eşsiz eserleri Bergama kütüphanesinde buldular. Sezar’ın ölümünden sonra Roma’da başlayan iç savaş sırasında Bergama da ünlü kütüphanesini yitirdi. Antonius tarafından Tarsus’ta Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya armağan edilen Bergama Kütüphanesi, M.Ö. 47 yıllarında bir savaş sırasında yanan İskenderiye Kütüphanesinin boşluğunu dolduracaktı.

TİYATRO VE TİYATRO TERASI

Özellikle kaledeki tiyatronun yerleştirildiği dik eğimli arazi, mimarları özgün ve oraya has çözüm yolları bulma zorunluluğu altında bırakmıştır.

Tiyatro Akropolis’in dik batı yamacında kurulmuştur.Giriş aşağıdan, önde yer alan büyük ‘Tiyatro Terası’ndadır.

Tiyatro iki yatay yol (diazoma) ile üç bölüme ayrılmıştır.Alt yoldaki mermer şeref locası dışında bütün oturma sıraları andesittendir.10.000 kişiye ulaşan seyircilerin içerde dağılması ayrıca kama biçiminde yerleştirilmiş merdivenlerle de sağlanır.Tiyatronun sahnesi Hellenistik Çağ’da yalnız tören oyunları zamanında, tiyatro terasında kuvvetli ahşap hatıllar üzerine kurulurdu.Oyunların oynandığı alçak bir sahne (proskenion) ve arka plandaki konstrüksiyon (scaenae frons)dan meydana gelir.Ahşap sahneyi taşıyan dikmelerin delikleri, tiyatronun orkestrası önündeki terasın döşemesinde iyi durumda kalmıştır.Oyunlardan sonra bu delikler taş levhalarla yeniden örtülürlerdi.İlk defa Roma Çağı’nda bu gün görülen taş podium tiyatronun önüne inşa edilmiştir.Tiyatronun üst kısmındaki yüksek kemerli nişlere sahip duvar da Roma zamanındaki bir değişim sırasında yapılmıştır.

Ahşap sahnenin kurulup sökülmesi zor olmakla beraber gerekliydi, çünkü dar ve yapay kurulmuş tiyatro terasında olağan taş bir sahne binası için, terasın kuzeyindeki Dionysos tapınağının görünüşünü kesmeden, bir yer yoktur.Bu tapınak yaklaşık 250 m uzunluktaki terasın mimari görünüşüne egemendi.Yüksek bir merdivenin üzerinde ion düzeninde bir prostylos’tur ve arkası kayaya yaslanarak yükselir.M.Ö. 2. Yy.’da andesit taşı ile inşa edilmiş, M.S. 3. Yy. Başında kendini olasılıkla burada ‘yeni Dionysos’ olarak kutlayan imparator Caracalla tarafından mermere çevrilmiştir.

Tiyatro terasına güneyden, üç kapılı bir kapıdan girilir. Sağda ve solda mümkün olduğu kadar dor düzeninde galerilerle süslenmiştir. Tiyatro ile doğu galeri arasındaki bir yapı oyuncuların toplandığı bir yapı olabilir. Bu yapı da Hellenistik Çağ’dandır.Tiyatro terasının substrüksiyonlarının kuruluşu krallık zamanın önemli bir imar faaliyetidir. Kuvvetli basıncı tutabilmek için bazı yerlerde beş kat yükseklikte alt yapı kurmak gerekmiştir.

ŞEHİR KAZISI

1973�te başlayan şehir kazısı alanı , Akropolis ile bu tepenin yamacı altında bulunan Demeter kutsal alanı ve Gymnasion arasındaki kuşaktadır.
Bu kazının amacı buradaki oluşumu ve resmi yapıların dışında Bergama�nın şehir organizması formunu açıklamaktır.

1-Yukarı Agora�nın Güney Batısındaki Hamam

Yukarı Agora�dan 100 m aşağı doğru inilirse caddenin batısında yer alan hamamın kalıntıları görülür.Tepidarium (yuvarlak esas oda) geniş nişi dolayısıyla açıkça tanınır.Diğer odalardan pek az kalıntı vardır.Hamamın korunagelen formu Roma İmparatorluk Çağı�na ait olmakla beraber mozaik bezemeli Hellenistik bir öncü yapıya sahiptir, yamaçtan aşağıya doğru Hellenistik Çağ�dan üç büyük teraslamanın temelleri tanınabilmektedir.

2- Küçük Gymnasion (Hamam-Odeion-Mermer salon)

Yapı bileşimi birbirine bağlı üç bölümden meydana gelir: Batıda bir hamam (avlunun sütunları yeniden dikilmiştir), bir konferans ya da konser salonu ve doğuda kült salonu. Odeion (konser salonu) ve �Mermer Salon � adı verilen kült salonu hellenistik yapının çekirdeğidir. Hamam ancak Roma İmparatorluk Çağı�nda buraya inşa edilmiştir.
Hamamın batısında yamacın üzerine doğru dar bir sokak (hamam sokağı) uzanır. Sokağın altında bir pis su kanalı akar, aynısı ana caddenin altında da vardır. Sokağın batısında, Aşağı ucuna doğru bir latrin (umumi hela)�in duvar kalıntıları vardır. Sokağın kanalı latrinide temizler.
Hamamın esas girişi ana cadde üzerinde , hamam sokağının hemen doğusundadır.Hamamın avlusuna , bu güne kalmamış giriş merdivenlerinden bir koridor ile geçilir.Avlunun kuzey yanındaki apsis biçimli soğuk su kurnasının üzerinde eskiden bir su deposu bulunuyordu, hemen kuzeyinde ona bağlı diğer bir su haznesi kalın sıvalı duvarlarından ve su geçirmez tabanından hala tanınabilmektedir.Avlunun güneyinde sıcak banyo odaları,terleme odası (küçük yuvarlak oda) ve külhan yer alır.Ayrıca odunluk olan ocak odasına ana caddeden giriliyordu. Burada külhanı ateşlemek üzere bir platform vardır.Ocak odası ve giriş odası arasındaki iki oda olasılıkla dükkanlardı ve bunların üzerinde hamamın artık kaybolmuş odaları yer alıyor olmalıydı.
Hamamın avlusu doğu yandan da bir geçişe sahiptir.Ayrıca odeion ile en üst oturma sırası düzeyinde bir kapı bağlantı sağlar.Burada beden eğitimi ile birlikte ruhun eğitiminde müziğin yakın ilişkisi açıkça ortaya konmuştur.
Odeion kama biçimine yakın bir plandadır. Oturma basamakları daire parçalarından meydana gelir.Bu düzenlemeye çok sık rastlanmamaktadır.Düz çizgili oturma sıralarına karşın , sınırlı bir yerin daha iyi kullanımı sağlanır.
Doğusundaki �Mermer Salon� , kendi şehri için büyük hayırseverlikte bulunmuş ve daha yaşadığı sırada bir tanrı gibi büyük saygı görmüş bir Bergamalı�ya ait bir kült yeri , bir Heroon�dur.Kült heykelinin portre başı , kült apsisi önünde bulunmuştur.Üslup ve tarih uyumu bu başta M.Ö. 70 yıllarında nüfuzlu bir Bergamalı olan Diodoros Pasparos�un portresini tanımayı sağlar.
Korunagelen kabartmalarda (asılları Bergama müzesindedir) işlenen konular: Bir dövüş horozu , miğfer ve Dioskurların başarısına yardım eden yıldız, kılıç ve mızrak , zırh.Toplam olarak salonda böyle 18 kabartma bulunuyordu ve bunlar bir yanda 9 tane olmak üzere karşısındaki eşini yineliyerek dizilmişti.Thema, yapının kurulmasına kuşkusuz para yardımı yapmış Heros�un övgüsüne hizmet eder.
Odeion ve mermer salonun önündeki iki derin sarnıca sahip ortak bir avlu (bugün koruyucu çatının önünde , ön teras) bulunur.Bu yapıda , varlıklı bir kült birliğinin kendi törenlerinide kutladığı bir bileşim söz konusudur.Bu bina Roma İmp. Çağı sonuna kadar (M.S. 4. Yy.) kullanılmıştır.
Yapı yıkıntısı arasında bulunan , antik çağda genellikle uğur ve bolluğun olağan sembolü fallos kabartmalı blok , onarım sırasında koruyucu yapının doğu duvarı yüzüne konmuştur.

3- Aşevi

Mermer salonun yanında , hemen doğusunda basit bir aşevinin odaları bulunur.Yolun sonunda kayalık zemindeki ocağı ile bir oda ve onun arkasında eskiden duvar resimleri ile bezenmiş küçük bir oda daha yer alır.Daha arkadaki ve kısmen kaya içine inşa edilmiş üçüncü odada büyük bir ızgara bulunmuştur.

4-Şarap ve Yağ Dükkanı

Mermer salonun doğusundaki üçüncü oda duvar örgü payelerden caddeye doğru geniş bir tezgaha sahip bir dükkandır.Dükkanın içindeki büyük küpler (pithoi) yumuşak kaya taban oyularak yerleştirilmişti.

5-Dionysos Kültü için Podiumlu Salon

Aşevi ve şarap dükkanın kuzey doğu arkasında , yamaç üstünde büyük bir salon yer alır, tabanı sıvalı bir ön terası vardır.Salon kiremitli bir dam ile örtülüydü.Ön terasın solunda küçük odalar bulunur. Terasta bir çeşme kalıntısı ve doğu kısımda tüf kayalık içinde büyük derin bir mahzen vardır. Podiumlu salonun girişi çeşme ve mahzen arasındadır.
Salona duvarları boyunca uzanan podiumlardan (1 m. yükseklik ve 2 m. derinlikte) dolayı bu ad verilmiştir. Podiumlarda kült topluluğu , başları salonun ortasına dönecek şekilde uzanırlardı. Girişin karşısında , önündeki sunak ile kült nişi vardı. Burası Dionysos kültüne işaret eden ilginç resim kalıntılarına sahiptir (Bergama müzesinde). Devamlı podiumlar doğu etkisinde kutsal mahalleri anımsatır.

6- Hamamı ile Peristylli Ev

Orta yol�un (mittelgasse) doğusunda antik bir peristylli evin kalıntıları vardır.Eskiden avluyu çeviren sütunların bir kaç tanesi yeniden dikilmiştir. Evin inşası hellenistik çağa uzanır. Roma İmp. Çağı�nda ev gelişmiş ve oldukça konforlu düzenlenmiştir. Isıtılabilen çok büyük bir hamamı ve buna bağlı çok büyük bir su deposu vardır.

7- Çeşme

Peristylli evin güney doğusunda antik ana yol boyunca dükkan ve işyerleri sıralanmıştır, bunların arkasında ve üst katlarında kuşkusuz ev odaları yer alıyordu.
Yolun kenarında kayadan bir sarnıç üzerinde , bugün bir bölümü ayağa kaldırılmış büyük taş kemerli yapı vardır.Halka açık bir çeşme yapısı olmalıdır. Bütün evlerde ayrıca çok sayıda sarnıç bulunmaktadır.

8- Şehir kazı alanın doğusundaki Peristylli yapı

Şehir kazı alanın doğusunda büyük bir yapı ortaya çıkarılmıştır ki büyük bir olasılıkla Hellenistik Çağ�dan kalmış bir kutsal alan söz konusudur. Burada Kybele , Bergama�nın Megalesion�unun yer aldığı var sayılabilir.

9- Bizans İnşaatı (12.-14. Yy.)

Şehir kazısı alanın tümü yoğun, fakat düzensiz inşa edilmiş bizans evlerine ait kalıntılarla kaplıdır. Bu kalıntıların çoğu plana geçirildikten sonra antik yapıları ortaya çıkarabilmek amacıyla kaldırılmıştır.

DEMETER KUTSAL ALANI

Bergama hanedanın kurucusu Philetairos zamanında (M.Ö. 281-263) şehir duvarının dışında kırsal çevrede Demeter�in (toprağın verimliliği ve bereket tanrıçası) kutsal alanı yer alıyordu.
Bu yapılar , yazıtlardan öğrenildiğine göre Philetairos ve kardeşi Eumenes tarafından M.Ö. 3. Yy.�ın ikinci yarısında anneleri Boa�nın anısına adanmıştır. Tapınak ve sunak andesit taşındandır. İon düzeninde anteli bir tapınaktır. Roma Çağı�nda mermer sütunlar ve alınlığı ile korinth düzeninde bir prostylosa çevrilmiştir. Tapınağın önündeki oldukça büyük Hellenistik Çağ sunağı eskiden gayet zarif Hellenistik köşe volütleriyle süslüydü.
Kutsal alan üç yanda galerilerle çevrilidir, bunlar vadi tarafında kuvvetli destek duvarları üzerinde kuzeye doğru genişletilmelerini Kraliçe Apollonis�e (Attalos I�in karısı) borçludurlar. Kraliçe , bugün tekrar dikilmiş sütunları ile (eol yaprak başlıklı) ayakta duran giriş kapısınıda yaptırmıştır.Bir kraliçenin bağışta bulunması buranın Bergama kadınları için özel önem taşıdığını gösterir, burada geceleri meşalelerin aydınlığında tanrıçanın bayramları kutlanırdı. Bergama müzesindeki , galerilerin Roma Çağı�ndaki değişimi sırasında kullanılmış bir kabartmalı levhada , sunağı yanında elinde meşalesi ile Demeter görülmektedir.Kutsal alanın girişinin solunda taş içine açılmış göze çarpmayan bir çukur vardır.Burası adak kuyusudur, kutsal yeri ziyaret eden kadınlar Demeter ve yeraltı tanrısı Hades�in karısı olan kızı Persephone için getirdikleri çörek , küçük domuz ve diğer armağanları buraya bırakırlardı.Karşısındaki akan bir çeşme kült temizliği için kullanılırdı.

HERA KUTSAL ALANI ve YUKARI GYMNASİON

Yukarı Gymnasion�un üstündeki dar terasta , Zeus karısı Hera�nın kutsal alanı bulunur.Bu alan batıdaki yuvarlak Exedra (oturma bankı ile heykel kaidesi) , doğuda sütunlu galeri ile çerçevelenmiş ortadaki bir tapınaktan meydana gelir. Çok basamaklı açık bir merdivenle çıkılan tapınak bir Roma podiumlu tapınağı ile hemen hemen aynıdır. Dor düzeninde bir prostylostur.Adak yazıtına göre Attalos II (M.Ö. 159-138) tarafından inşa ettirilmiştir. Tapınak cellasının içinde büyük ölçüde bir erkek heykeli bulunmuştur. Zeus�un kült heykeli ya da krali bağışı yapan Attalos II olabilir.
Aşağıda yer alan Gymnasion�da da başlangıçta krallık devrine ait Roma kuruluşunun ölçülerine yaklaşan Hellenistik bir yapı bileşimi vardı. Yukarı gymnasion geniş bir sütunlu avlunun dört yanındaki kuruluşlardan meydana gelir. Doğuda ve batıda hamamlarla sona erer, meydanın batı galerisinin arkasındaki orta mekanda , yarışlardan sonra temizlik için kullanılan yıkanma kurnaları hala durmaktadır.Kuzeybatı köşede ,üzeri kapalı ve tiyatro biçiminde bir salon vardır. Bu auditorium 1000 kişi kadar alıyordu.
Kuzey tarafın ortasındaki mekan Gymnasion�un esas odasıydı, doğuda buna eklenen iki apsisli odanın yazıtlarla �imparator salonu� olduğu anlaşılmıştır.Duvar kaplamalarında ,sütun ve saçaklıklarda Roma İmp.�nun çok uzak bölgelerinden getirilen çok çeşitli mermer cinsi kullanılmıştır.Doğuda eklenen hamamın bugün aşınmış duvarları da böyle kaplamaya sahipti, iyi durumda korunagelen bu hamamın andesit sütuncukların taşıdığı ısıtılan alt yapısı (hypokaust) hala iyi görülebilmektedir.Gymnasionun güneyinde arazinin düşüşü uzun bir koşu yolu, kapalı stadion yapısı ile çok hünerli kullanılmıştır.Bu stadionun üzerinde üstteki sütunlu avlunun güney galerisi uzanır.

GYMNASİON, AŞAĞI VE ORTA TERASLAR

Bergama Gymnasion�u şehrin en büyük profan yapı bileşimidir. Kuruluşun tümü ana çizgileri ve yayılımı ile Hellenistiktir.
Bu kuruluş araziye uygun olarak yukarıya doğru büyüyerek genişleyen üç teras üzerinde yer alır, aynı zamanda aşağıdan yukarıyada önemleri artar: Alt teras çocukların , orta gençlerin ,en üst terasta yetişkinlerindir.Güney batıdan ana yol gymnasiona ulaşır.Orta gymnasionun merdivenli girişinin doğusunda bir sütunun taşıdığı çatının altında 21 m uzunlukta dörtgen bir yapı olan büyük şehir çeşmesi bulunur.
Öndeki korkuluğun iç tarafında hala su almakta kullanılan kapların izleri görülmektedir.Bunun solunda ,batıda sınırları düzensiz bir terasta çocukların gymnasionun basit girişi bulunur. Güney kısmı bugün yıkılmıştır ve temel duvarlarından başka pek az kalıntı vardır. Arka duvar paye çıkıntıları ve nişlerle bezelidir. Kavisli bir açık merdivenle orta gymnasionun merdivenli geçitine ulaşılır.Birbirini dik kesen iki tonozlu örtü tekniği ile burası mimari bakımdan ilginçtir.(Hellenistik) Orta gymnasionun doğu ucunda küçük bir tapınağın temelleri görülmektedir. Hellenistik çağda inşa edilmiş geniş bir merdiven arkasında korint düzeninde anteli prostylos bir tapınaktır.Tapınağın önünde sunak kalıntıları bulunmuştur, kuzeyde, sunağın karşısında , cephesinde dor düzeninde iki sütuna sahip ve tanrılar kültüne hizmet eden bir yapı vardır. Bir yazıta dayanarak burada Hermes ve Herakles�e , sembolik olarak vücut kuvveti ve sürat, tapınıldığı anlaşılmıştır.

AŞAĞI ŞEHİR

Konsül Attalos Evi

Agoranın kuzeyinde, yüksek bir teras üzerinde Roma çağında değişikliklere uğramış Hellenistik çağa ait soylu bir kişiye ait bir ev kazılmıştır. Bu ev sütunlu bir avlu (peristyl) etrafında inşa edilmiştir.Evin bütün güney bölümü antik çağdan itibaren yıkılmıştır. Avlunun sütunlu galerileri iki katlı olup, altta andesitten dor düzeninde, üstte mermerden ion düzenindedir. Batıda evin en büyük odası, erkeklerin toplantı ya da ziyafet odası (oikos) bulunur. Bu odanın girişinin sağ yanında bir Herme duruyordu ki eskiden evsahibi Attalos�un bronzdan bir portre başını taşıyor olmalıydı.Yazıtta adı anılmakta ve konukları onunla birlikte hayatın tadını sürmeye çağrılmaktadır. Avlunun kuzeyinde, koruyucu bir çatı altına alınan oturma ve yatak odalarında değerli duvar resmi ve taban mozaikleri bulunmuştur. Avluda bir tane büyük Hellenistik ve iki tane küçük Roma sarnıcı vardır.

Aşağı Agora (pazar yeri)

Asıl pazar meydanı M.Ö. 2. Yy. başlarında kurulmuştur. Dört yanda sütunlu galerilerle çevrilidir.Dor düzeninde iki katlıdırlar. Arkalarında tek odalı dükkanlar bulunur.Güney galeri yamaçta kurulduğundan alt kata , kuzey galeri ise ikinci bir üst kata sahiptir ve bunun dükkanları kuzeydeki caddeye açılırlar.Pazar yerinde dikili levhalarda toplum hayatının kanunları yazılıydı. Özellikle yol ve inşası , kuyuların, sarnıç ve su yollarının temizlenmesi gibi şehir polisiyle ilgili sıkı hükümleri kapsayan uzunca krali buyrultu önemliydi.(Astynom yazıtı, Ber. Müzesi) Pazarın ortasında bir kuyu bulunuyordu ki bunun suyu kuzeydeki konsül Attalos evinin büyük sarnıcından kayalar arasından akarak besleniyordu.

Eumenes Kapısı

Bergama�nın en güçlü kralı Eumenes II tarafından şehrin genişletilmesiyle şehir duvarı şehir tepesinin en güneyindeki yamaçlara kadar ileri götürülmüştür.Tahkimatın en önemli yapısı şehrin buraya yerleştirilen esas kapısıdır. Ovadan gelerek burada duvarın içinden geçen yol tahkimli kapı avlusunda dar bir kıvrım yaparak döner ve biraz daha ötede yüksekteki aşağı agoraya ulaşır. Kapı içindeki avlunun doğu duvarındaki sütunlu galeri ile korku verici karakteri giderilmiştir. Kapı, her taraftan gelecek saldırıyı önlemek üzere üç kule ile korunmuştu.

ANFİTİYATRO

Roma İmp. Çağı�nın diğer büyük yapıları Stadion, Aşağı Şehir Tiyatrosu ve özellikle görülmeye değer bir yapı Anfitiyatro�dur.Anfitiyatro küçük Asya�da çok az rastlanan bir yapı tipini temsil eder. Kazısı yapılmayan bu yapının bazı sütunları ayakta durmaktadır.Deniz oyunları için suyundan yararlanılan derenin iki yanda üzerinin tonozla örtülmesi dikkat çekicidir.

Kızıl Avlu

Antik kentin aşağı kesimi büyük oranda Bergama kasabası ile kaplanmıştır. Kasabanın içinde antik çağa ilişkin en etkileyici kalıntı Kızıl Avlu denen yapıdır. Gerek tasarımı, gerekse dev boyutları ile hayranlık uyandıran anıt, Roma ihtişamını çok iyi yansıtmaktadır. Kompleksin merkezini büyük bir salon ya da tapınak oluşturur. Esasında üç katlı olan bu yapı günümüze aşağı yukarı tüm yüksekliğiyle erişmiştir. Tapınağın iki yanında, kendisi gibi iyi korunagelmiş iki yuvarlak kule yükselmektedir. Her iki kulenin de önünde sütunlu galeriler ile çevrili birer avlu vardır. Sütunlu galerilerden pek az iz kalmasına karşın, iki avlunun da ortasında ince, uzun bir havuz saptanmıştır. Sıcak ve soğuk su künklerinin beslediği bu havuzlar dinsel yıkanma işlemine yöneliktir. Tapınak ve avlulu kulelerin önünde, uzunluğıı 182.9 m.�yi bulan ve bugün büyük kesimi Bergama kasabasının altında kalan uçsuz bucaksız ana avlu uzanır. Giriş kapısını içeren dış duvar ise ana caddedeki evlerin arasında şimdi de görülebilmektedir. Bir başka ilgi çekici özellik, büyük avlunun Selinus Irmağı üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Avlunun altında, onu bir baştan öbürüne eğik bir çizgiyle kat eden ırmak, hâlâ aynı işlevi sürdüren tonozlu iki kanalın içine alınmıştır.

Dev boyutlu yapının Mısır tanrılarına, öncelikle Sarapis’e (Mısır’da Osiris) adanmış bir kutsal alan olduğu kesindir. Yapının üçlü formu, Sarapis’in yanı sıra başka tanrıların, büyük olasılıkla İsis ve Harpokrates’in, tapım gördüğünü belirtir. Yapısal öğelerin her biri, kült ile ilgili farklı törenlerin uygulanmasına izin verecek biçimde tasarlanmıştır. Büyük ön avlu tören geçitleri için bir sahne oluştururken, tapınağın kendisi ikiye bölünmüş, yalnızca rahiplerin ve külte kabul edilenlerin ayak basabildiklerí içerideki bir kutsal yer ile tapımda bulunan kalabalığın toplandığı dışarıdaki bir alanı içermiştir. İki yandaki kule benzeri elemanların altyapısında saptanan büyük odaların, kült içinde önemli bir rol oynadıkları kuşkusuzdur. Bilindiği gibi, Sarapis’in yeraltı ile güçlü bağları ve Yunan yeraltı tanrısı Hades ya da Plouton ile ortak noktaları vardır. Küçük avlulardaki havuzlar ise İsis ve Sarapis tapımında suyun taşıdığı dinsel anlam ile ilişkilidir. İsis ve Sarapis kültünde su, yıllık taşkınlarıyla Mısır’a bolluk ve bereket getiren kutsal Nil Nehri’ni simgelemiştir. Yapı olasılıkla İ.S. 2. yüzyıla tarihlenir. Sonraları orta avluda bir kilise inşa edilmiştir. Mevcut yükseltilmiş taban bu yapıya aittir.

ASKLEPİON

� Ölümün Yasaklandığı, Vasiyetnamelerin Açılmadığı Yer�
Antik çağlarda Yunan halkı ölümden sonraki yaşamı hep yerin altında karanlıklar içinde düşünmüş, ve bu yaşama hep soğuk bakmıştır. Ölüm öncesi yaşama sıkı sıkı bağlanıp, ölümden sonrasına hep üstün tutmuşdur. Bu yüzden gerek Anadolu gerekse Yunanistan hep tiyatrolarla, stadyumlarla ve hamamlarla doludur. Oysa Mısır tam bir mezarlıklar ülkesidir. Yaşamın vazgeçilmez kaynağı sağlık da unutulmamış, pek çok değişik yerlerde sağlık için tesisler yapılmıştır. Ünü günümüze kadar ulaşan Bergama�nın Asklepion�u (Asklepieion) da sağlık alanında hizmet vermiştir.
Günümüz Bergama�sının önemli tarihsel ve gezmesel yeri, antik Pergamon�un sağlık yurdu Asklepion�un kuruluşu İÖ 4. yüzyıla dayanır. Yapılan kazılar Asklepion, Asklepion olmazdan önce yine aynı yerde başka bir yerleşimin olduğu sonucunu çıkarmıştır. Sağlık ve doktorluk tanrısı Asklepios için adanan bu tapım merkezi, olasılıkla, Anadolu�da sıkca karşılaşıldığı gibi, başka bir tapım merkezinin üzerine kurulmuştu. Asklepion�un işlevi, barındırdığı yapıları, söylenceleri ve ünlü Bergamalı hekim Galenos�u görmeden önce, Asklepion�a adını veren, eski Yunan�ın ve Roma�nın sağlık tanrısı olan Asklepios�u tanımak gerekir.
Asklepios Kİmdİr?Sağlık tanrısı Asklepios yılanlı asası ile birlikte Sağlık tanrısı Asklepios, Yunan söylencelerinde Apollon�un oğlu olarak geçer. Şiddet ve aldatmacanın yoğun olduğu söylenceye göre Teselya kralının kızı Koronis tanrı Apollon ile sevişir ve ondan gebe kalır. Ne var ki tanrının dölünü karnında taşırken Arkadya�dan gelen bir yabancıyı da yatağına alır. Bu haberi tanrıya kutsal kuşu haber verir. Koronis korkunç bir cezaya çarptırılır. Bir odun yığının üstünde diri diri yanacaktır. Alevler içinde kadın can vermek üzeredir ki Apollon, çocuğun yok olmasına katlanamaz ve ölünün karnından dölünü çıkarır. Çocuğun büyümesi için at adam Kheiron�a verir. Bu olay hekim tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios’a, hekimlik sanatını öğreten Kheiron doğanın içinde yaşayan, doğanın sırrına ermiş bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre Khereon�un açık havada, güneşin altında şifalı sulardan ve otlardan yararlanma yollarını bilmesi de gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Asklepios böylece usta bir hekim olarak yetişir, hekimliği ve cerrahlığın bütün bilgilerini edinir. Daha öteye gider, ölüleri bile diriltmeye varır. Bunun sırrını efsane şöyle açıklar: Tanrıça Athena, Gorgo canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios’a vermiştir. Gorgo’nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda şifalı kan varmış. Bu şifalı kanla ölüleri diriltmek yoluna gitmiş ve dirilttiği adamlar arasında Kapaneus, Lykurgos, Minos’un oğlu Glavkos ve Theseus’un oğlu Hippolytos da varmış. Zeus doğal düzeni bozan bu hekim tanrının aşırı gücünden kuşku duymaya başlamış, onu cezalandırmak için üstüne bir yıldırım salmış, yakıp yok etmiş, ama Apollon da oğlunun öcünü almış, Zeus’a yıldırımı bağışlayan Kiklop’ları (Kyklop) öldürmüş, sonra da oğlu Asklepios’u gökte burçlar arasına yerleştirmiş.
Asklepios’un yok oluşundan sonra hekimlik sanatını kızı Hijye (Hygieia, Yunanca sağlık anlamına gelir) ve oğulları Asklepiades sıkı bir lonca düzeni içinde sürdürmüşlerdir. İlkçağ sonuna dek gelen bu gelenek içinde tüm hekimler bu efsaneye bürünmüş olarak çıkarlar karşımıza. Örneğin Hippokrates’in yaşam öyküsünün ne kadan gerçek, ne kadarı masal bilinmez bugün.
Asklepios adına yaptırılan tapınakların bulunduğu yerlerde kurulan sağlık yurtlarının en ünlüleri Peloponnes’teki Epidavros (Epidauros), Hippokrates�in görev yaptığı, Gökova Körfezi’nin ağzındaki Kos Adası (İstanköy) ve Bergama�dır.
Asklepios’un sembolleri arasında; yılan, tas, asa, köpek ve horoz görülür. Asklepios heykellerinde sakallı (sikkeler üzerinde sakalsız) elinde yılan sarısı asa, büyük ve sade harmaniye, ayağında büyük sandallar ile görülür.

Asklepion’un Tarihçesi

Bergama Asklepion’u M.Ö IV. yüzyılda kurulmuştur. Asklepios’un tapımı (kültü) hastaları iyileştiren tanrılığa yükselince M.Ö. IV. yüzyılda Yunanistan’da Epidavros’daki asıl kutsal yeri Bergama�ya getirilmiştir. Bu işi başaran Bergama’lı Aristohminos�un oğlu Arkias�dır. Arkias, Pindasos (Madra Dağı) sırtlarında avlanırken bir tarafı kırılmıştı. Bu zengin adam Epidavros�daki Asklepion�a gitmiş ve orada az zamanda iyi olmuştur. Dönüşünde vatandaşlarına hizmet olsun diye bakım işlerini gören asklepiyatlardan bir kaçını Bergama ya getirmişti.
Böylece ilk tapınak Ayvazali yöresinde kutsal çeşme ile onun yanındaki kayalık alanda kurulmuş oluyordu. Başlangıçtan beri bu kutsal bölge adım adım genişletilmiştir. M.Ö. IV. yüzyılda büyük alanda bulunan kaya ve temeller üstünde genişletilmiş olan Asklepion kutsal yol boyundaki anıt-mezarlarda klasik kültür bakımından özel bir durum taşıyordu.
MÖ 280 - 133 Bergama Krallağı döneminde akropol ve kent gibi Asklepion da geniş ölçüde kalkınma ve yükselme içine girmişti. Özellikle mermer işçiliğin değerli yapıtları ile süslenmiştir:
MÖ 218 de Büyük İskender’in hazinesi yüzünden Suriye kralı III.Antiokhos ordularını, Bergama kralı I. Attalos üzerine göndermişti. Bergama�ya kadar gelebilen bu ordu, akropolü kuşattı ve kenti yakıp yıktı. Asklepion ise çok az zararlı çıkmıştı.
MÖ 201 de Makedo

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Aigia Antik Kenti

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

İli, Merkez İlçe’ye bağlı Köseler Köyü’nün 2 km güneyindeki Gün Dağı’nın üzerinde kısmen ayaktaki görkemli harabeleri ile dikkati çeken Aigai; İ.Ö.1100 yıllarından sonra Yunanistan’dan gelip kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aiol’ler tarafından kurulan 12 kent arasında sayılmaktadır.Günümüzde İzmir Körfezi ile Çandarlı Körfezi arasında yer alan ve antik dönemde Aiolis olarak adlandırılan bölgeye yerleşen ve kentler kuran Aioller, İzmir Körfezi’nin güneyine yerleşen İonlar’ın aksine iç kısımlarda da (Aigai ve Temnos gibi) kentler kurarak ticaretten çok tarım ve hayvancılığa önem vermişlerdir.

Aigai ile ilgili ilk bilgileri tarihçi Herodotos’tan almaktayız. Herodotos (İ.Ö. 5. yüzyıl) Aigai Kenti’ni Aiollerin kurduğu 12 kent arasında sayar. Gerçekten de, özellikle akropolisi çeviren teras duvarlarında kullanılan teknik kentin daha İ.Ö. 6. yüzyıldan itibaren güçlü surlarla çevrili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, kentin gerçek kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak önümüzdeki yıllardaki kazılarda karşılaşılacak en erken tabakaların ve buluntuların Aigai’nin kuruluş tarihi hakkındaki bilgileri genişletmesi beklenmelidir.

Kentin adı Herodotos’ta Aigaiai, Plinius’da Aegaeae, kentin bastığı sikkelerde ise Aigai ve Aigaion olarak geçmektedir. Kentin adını anan diğer antik yazarlardan Strabon (XIII. 3,5 ), Pseudo Skylax (98) ve Plinius (Naturalis Historia, V.121), bu yerleşimin deniz kıyısında değil, iç kısımda ve dağlık bölgede olduğunu vurgulamaktadır. Ünlü sözlük yazarı Suidas ise (İ.S. 10. yüzyıl) Aigai’da üretilen keçi derilerinin Smyrna ve Magnesia agoralarında satıldığını aktarmaktadır.

Aigai’in diğer bir Aiol Kenti olan Temnos ile birlikte İ.Ö. 547 yılından sonra ortaya çıkan Pers egemenliğine karşı direndiği ve bağımsızlığını koruduğu anlaşılmaktadır (Xenophon, Hellenika IV.8,5 ). Kyme ve Myrina gibi kıyı kentlerinin aksine, İ.Ö. 5. Yüzyılda Attika-Delos Deniz Birliği’ne vergi vermeyen Aigai’in şansı İ.Ö. 3. yüzyılın başlarında Pergamon Krallığı’nın kurulması ile açılmıştır. Bu krallığın temellerini atan Philetairos’un büyük yardımlarda bulunarak Aigai kentini yeniden kurmuş olmalıdır. Zaten bu Hellenistik kent; plan, teraslamalar ve diğer birçok ayrıntı göz önüne alındığında Pergamon’u anımsatmaktadır. Ayrıca Philateiros’un kentin hemen yakınındaki Apollon Khresterios Tapınağı’nın yapımına yardım ettiği de bilinmektedir.

Anadolu’da Pergamon Krallığı’nın güçlü rakibi olan Seleukos Krallığı’nın Akhaios adlı bir generalin komutasında başlattığı saldırılar (İ.Ö. 220-218) sonucunda Aigai ve Aiolis kıyıları Pergamon Kralı Attalos I’in elinden çıkmış, daha sonra krala isyan eden Akhaios’un öldürülmesi ile Aigai ve çevresi yeniden Pergamon Krallığı’na katılmıştı.

Aigai’de Roma yönetimi ile ilgili en erken bilgi İ.Ö. 1. yüzyıla aittir. Ceasar’ın güvenilir bir adamı olan Publius Servilius Isauricus, Asya Valisi olarak görev yaptığı sırada (İ.Ö. 48-46) kente ve buradaki Apollon Khresterios Tapınağı’na önemli yardımlar yapmıştı. Nitekim kentte ele geçen bir heykel kaidesinin üzerindeki yazıttan bu valinin Aigai’da onurlandırıldığı anlaşılmaktadır.

İ.S. 17 yılında bölgede meydana gelen şiddetli depremin yerle bir ettiği kentler arasında Aigai da vardır. Tacitus (Annales, 47) tarafından da sözü edilen bu depremin yaraları İmparator Tiberius’un cömert yardımlarıyla sarılmış ve depremden zarar gören kentler şükran ifadesi olarak İtalya’da imparatorun bir heykelini dikmişlerdi.

Kentin adına son kez İ.S. 5. yüzyıla ait Piskoposluk listelerinde ve Hierokles’in Gezi Rehberi’nde rastlanmaktadır. Tahminlere göre, Aigai, diğer bir dağ kenti olan Temnos gibi İ.S.7.yüzyıldaki Arap akınları nedeniyle terkedilmiştir. Kentteki en son iskan ise sadece Demir Kapı ve ardındaki sınırlı bir alanda yer alan; 12. ve 13. Yüzyıla tarihli küçük bir geç Bizans kale-iskanıdır. Bu dönemi ise kentte küçük bir kilise temsil etmektedir. Söz konusu Geç Bizans iskanı da 14.yüzyılın sonlarında Manisa ve çevresini ele geçiren Saruhanoğulları tarafından terke zorlanmıştır.

İ.Ö.3. yüzyılın başlarına kadar küçük bir kale-kent hüviyetinde olan Aigai Hellenistik Dönem’de gelişmiş ve bir Hellen kenti için vazgeçilmez olan kamu yapılarına kavuşmuştur. Kentin görülmeye değer yapılarından en önemlisi Hellenistik Dönem duvar işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği 3 katlı çarşı binası (Agora) ve Halk Meclisi Binası’dır (Bouleuterion).

Kent yaşamı boyunca yağmur suyuna ihtiyaç duymuş, tüm cadde ve sokaklar taş döşenmiş, taş döşemelerin alt kesimleri yağmur sularını irili ufaklı yüzlerce sarnıca yönlendiren kanalizasyon sistemi ile donatılmıştır. Kentin batıya ve güneye bakan yamaçlarında yüksek teras duvarlar ile düz alanlar oluşturulmuş ve buralarda Tiyatro, Gymnasium, Stadium ve Hamamlar gibi kamu yapıları inşa edilmişti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Anavarza

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

Anavarza Kilikya bölgesinde bulunan antik bir kent’ti.

Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. M.Ö. 19 yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent “Anazarbus yanındaki Caesarea” diye anılmaya başlamıştır.

Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus’un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus’un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus’un tarafını tutan kent, onun Niger’i 194 yılında İsos‘ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. M.S. 204-205 yıllarında Kilikya, İsauria ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur.

M.S. 260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. M.S. 4. yüzyıl’da İsaurialı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında M.S. 408 yılında kurulan Cilicia secunda‘nın ve eyaletin başkenti olmuştur.

525 yılındaki büyük depremden zarar gören kent İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis adını almıştır. Ancak 561 yılında ikinci kez deprem felaketine uğramıştır. 6. yüzyıl’da ise kent büyük bir veba salgınına uğramıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Alacahöyük

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

Alacahöyük, Çorum iline bağlı Alaca ilçesinin 15 km kuzeybatısındaki Hüyük köyündeki bir höyüktür. Bu höyükte dört ayrı kültür evresinden kalma 14 yerleşim ya da yapı katı saptanmıştır. Alacahöyük’teki ilk kazılar, Osmanlı arkeolog Theodor Makridi tarafından 1907′de yapıldı. Buradaki kazılar 1935′ten sonra Hamit Zübeyr Koşay ve Remzi Oğuz Arık’ın başkanlığında yürütüldü. Bu kazılarda Bakır-Taş Çağından Osmanlı dönemine kadar gelen uzanan dönemlere ait buluntular ele geçti. Alacahöyük’ün birinci kültür evresi olarak adlandırılan üst katlarında, Friglerden başlayarak Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar uzanan kalıntılar ortaya çıkarıldı. İÖ 1200′lerde bir Frig yerleşmesi olan Alacahöyük’te o döneme ati yolların, kaldırım döşemelerinin ve yol boyunca sıralanmış taş temelli evlerin kalıntıları bulundu. İkinci kültür evresine ait daha alttaki yapı katlarında, İÖ 2000-1300 arasındaki Hitit dönemine tarihlenen büyük bir kentin kalıntıları dikkat çekicidir. Bu kent, Hititler’in başkenti Hattuşa’ya çok yakındı. Kentin giriş kapısını, kadın başlı ve aslan gövdeli heykellerin (sfenksler) beklediği görülür. Kalıntıları günümüze kadar ulaşan surlar, surların güneyindeki Sfenksli Kapı, sokaklar, su kanalları, fırınlar, kaldırımlar, yapılar ve tapınak-sarayın kalıntıları bize burada gelişmiş bir kentin varlığını gösterir. Alacahöyük’te üçüncü kültür evresi olarak adlandırılan dönem, İÖ 3000-2000 arasındaki Erken Tunç Çağı’ndan kalma dört yapı katının kalıntılarını içerir. Bu yapı katlarında ortaya çıkarılan 13 kral mezarında, çeşitli madenlerden silahlar, süs ve kullanım eşyası, güneş kursları, geyik ve boğa heykelcikleri bulunmuştur. Bu buluntular bize, o dönemde yörede güçlü bir prensliğin ve çok gelişmiş bir maden işleme sanatının var olduğunu gösterir. Dördüncü kültür evresinin yapı katları ise, İÖ yaklaşık 3500-3000 arasındaki Bakır-Taş (Kalkolitik) ve Erken Tunç çağlarına tarihlenir. O çağlarda buraya yerleşen insanlar, Alacahöyük’teki ilk yerleşmeleri kurmuştur. Bu yerleşmelerin varlığını, taş temeller üzerine kurulmuş kerpiç duvarlı ve saz damlı ev kalıntıları, çeşitli çanak çömlek, özellikle içi boyalı toprak kaplar ve ayaklı meyvelikler göstermektedir. Bu katlarda ortaya çıkarılan silah ve kullanım eşyalarının çoğu taştandır. Alacahöyük’te ele geçen buluntular, Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile 1941′de ziyarete açılan Alacahöyük Müzesi‘nde sergilenmektedir. Alacahöyük ve Boğazköy’ü kapsayan alan 1988’de milli park ilan edilmiştir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kargamış

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

Karkamış (Cerablus), Büyük Hitit İmparatorluğu zamanından beri en önemli merkezlerden bir de Gaziantep’te bulunan Karkamış olmuştur. Bu dönemde Hitit krallık ailesinden vasal krallar tarafından yönetilen Kargamış, Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bir Geç Hitit Devleti olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu merkezin en önemli tanrıçalarından biri de Kubaba’dır. Burada büyük saygı gören Kubaba daha sonra Anadolu’da Kybele adıyla yaşayacaktır.Phrygia’da Matar Kubileya,eski Yunanistan’da Kybele,Roma’da Magna Marta şekinde devamlılığı tek tanrılı dinlere kadar uzamaktadır.Hristiyanlık da Meryem Ana bu kültün saygınlığıyla ululaştyırlımiştir .

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Epigrafi ( Yazıt Bilimi )

2/8/2007 · Kategori: Bilim _ Arkeoloji

 

Bugün kopya edilip yayınlanan bir yazıtı daha sonra yerinde bulmak ve üzerinde çalışmak mümkün olsa da yazıt biraz daha aşınmış olacağından ilk kopyanın büyük bir önemi vardır. Örneğin; geçtiğimiz yüzyılda ya da bu yüzyılın başlarında kopyalanan fotoğrafsız yayınlanmış yazıtları yerinde bulmak mümkün olmamakta ve sadece ilk yayımcının bilgileriyle yetinilmektedir.Bu durumda, yazıtlar üzerinde yapılacak ilk yayın söz konusu yazıt üzerindeki tartışmalar da temel oluşturacaktır.Bu yüzden düzeltmelerin dikkatli yapılması gerekmektedir.Eksik olan yazıtların da, eksik parçalarının ya da yazıtın belki de tek bir kopyasının olduğu düşünülerek tedbirli bir tamamlama yapılmaktadır.
Restore edilecek yazıt hakkında düşünülmesi gereken ilk nokta yazının ait olduğu türdür.Örneğin elimizdeki parça bir mazoz yazıtıysa, o şehir ya da o yörede kullanılan genel formüller incelenmelidir.İkinci nokta da satır uzunluklarının isabetli tahmin edilmesi ve tamamlanması gereken boşluktaki muhtemel harf sayısının hesaplanmasıdır.Şüphesiz yapılan her tamamlamada göz önüne alınan tüm örnekler sıralanarak, yapılan tamamlamanın inandırıcı olmasına çalışılmalıdır

YAZITLARIN KOPYA EDİLMESİ

Epigrafi çalışmalarının çoğu zamanı masa başında yürütüleceğinden, arazide veya müzede kopyalanan yazıtlar hakkındaki tüm bilgilerin hazır olması gerekir.Özellikle arazideki yazıtları bir daha bulup incelemek mümkün olmadığından, çok iyi bir şekilde kopya edilmiş ve fotoğraflanmış olması gerekir.Yeni bir yazıtla karşılaşınca yapılacak ilk işlem, yazıtı dikkatli bir şekilde aynen kağıda dökmektir.Bundan sonra yazıtın üzerinde bulunduğu taşın ölçüleri ile harf yükseklikleri not edilmeli ve taşın cinsi de kaydedilmelidir (mermer, kireçtaşı vs..).Ardından fotoğraf çekimi yapılır.Bunda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, ışığın yazıtın yüzeyine yan taraftan, eğik bir açıyla gelmesidir.Böylece yazıtın harf çukurlarında gölgeler oluşacak ve fotoğraftaki harfler kopya hatlarla belirginleşecektir.Fotoğraf çekilmesi mümkün olmayan durumlar da ya da yazıtın okunamayacak kadar kötü olduğu durumlarda değişik iki kopya alma tekniği vardır.

KAĞIT KOPYA

Bu iş için kullanılan kağıt ıslatıldığında, liflerine ayrılıp taş üzerindeki her çukura rahatça girebilen bir türdür.Kopya alabilmek için, bu amaca uygun olan sert kıllı bir fırçaya ihtiyaç vardır.Kopya alınmadan önce taş iyice yıkanmalıdır.Sonra gerektiği kadar kesilmiş bir kağıt taş üzerine serilir ve bir süngerle ıslatılır.Bu yapılırken taş ile kağıt arasında hiç hava kabarcığı kalmamasına dikkat edilmelidir.Sonra fırça ile taşın kağıtla kaplı kısımlarına hızlı bir şekilde vurulur ve kağıtın tüm çukurlara girmesi sağlanır.Bu esnada kağıdın yırtılmamasına dikkat edilmelidir.Tüm bu işlemlerden sonra kağıdın taştan kendiliğinden ayrılacak kadar kuruması beklenmelidir.Kopyanın üzerine kuruduktan sonra, hangi bölge ya da şehre ait olduğu yazılmalıdır.

LATEX KOPYA

 

Bu yöntemde sıvı kauçuk olan Latexten yararlanılmaktadır.Önce taş iyice yıkanmalı ve kuruması beklenmelidir.Sonra taşın üzerine ince bir tabaka şeklinde latex sürülüp kuruması beklenir.Kopyanın kalın bir tabaka şeklinde çıkması isteniyorsa aynı işlem tekrarlanır.Fotoğrafların iyi sonuç vermediği bazı durumlarda, bu kopyalardan çekilen resimler yayın için kullanılmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!